Turgut Uyar Şiirlerinin Varoluşçuluk Bakış Açısından İncelenmesi 

Turgut Uyar Şiirlerinin Varoluşçuluk Bakış Açısından İncelenmesi 

 

Özet

 

Varoluşçu yaklaşıma göre, insanın en temel ihtiyacı yaşamda bir anlam bulmaktır. İnsan, anlam arayışını özgür bir şekilde kendi bireyselliği içerisinde gerçekleştirir. Varoluşçuluğun ele aldığı temel konular; ölüm, yalnızlık, özgürlük, anlamsızlık ve sorumluluktur. Bu yazıda Turgut Uyar şiirleri bu temalar üzerinden incelenecektir. Turgut Uyar, İkinci Yeni akımına katılarak varoluşçuluktan etkilenmiş ve şiirlerini bu bakış açısı üzerine kaleme almıştır. O, şiirlerini bir bütün olarak görür ve sahaya yönelik şiirler meydana getirir. Bu yazının amacı Turgut Uyar’a ait

“Geyikli Gece”, “Uzak Kaderler İçin”, “Hiçsizliğe” “Sonnet” ve “Hayri Bey” şiirlerini yalnızlık, ölüm kaygısı, özgürlük, sorumluluk ve anlamsızlık temaları üzerinden incelemektir.

 

Anahtar Kelimeler: varoluşçuluk, Turgut Uyar

 

1. Giriş 

Varoluşçuluk özü itibariyle insan varoluşunun anlamını ve insanın kendini gerçekleştirme olanaklarının bütününü ifade eden, yani insanı konu alan ve insana yönelen bir felsefi akımdır (Gül, 2014). Camus, Heidegger, Kierkegaard, Sartre, Nietzche gibi felsefi düşünürlerin varoluşçuluk akımından etkilendikleri görülmektedir. Varoluşçulara göre insan dünyaya anlam arayışını araştırmak için gelmiştir ve bu anlam arayışı bireysel deneyime dayanmaktadır. Varoluşçu yaklaşıma göre insanın en temel özelliği yaşamda anlam arayışı ve önemli olma duygusudur. Yalom, yaşamda anlam kaybını yaşamın gerçeği olarak tanımlamaktadır. Birey bu gerçekle karşılaştığında ise kaygı ve çatışma yaşamaktadır (Demir, 2021). Varoluşçu yaklaşımın ele aldığı temel konular ölüm kaygısı, yalnızlık, özgürlük, sorumluluk ve anlamsızlık olarak sıralanabilir. Bu yazıda da Turgut Uyar’ın şiirleri bu temalar üzerinden incelenecektir.

 

1.1. Varoluşçu Yaklaşım ve Turgut Uyar’ın Şiir Anlayışı

 

Turgut Uyar’ın şiir yaşamanın temeli İkinci Yeni dönemi ile başlamıştır. Yeniliğe açık bir yapısı olan Turgut Uyar da bu hareketin öncüleri arasındadır. İkinci Yeni dönemi, varoluşçu akımdan etkilenerek Uyar’ın şiir dünyasını şekillendirip, imaj dünyasını zenginleştiren bir edebi hareket olmuştur (Karataş, 2008).

Turgut Uyar, şiiri dizelere indirgemeyerek bir bütün olarak görmektedir ve şiiri her yönü ile işlenmesi, yontulması görüşünü savunur (Abukan, 2021). Geleneksel şiir hakkında derin bir bilgisi olmasının yanı sıra sahaya yönelik de şiirler kaleme alması onu çok yönlü kılmaktadır. Yani sürekli bir arayış içindedir. Turgut Uyarı’ın şiirlerinin ayırt edici özellikleri, imgeleri kullanarak okuyucuya özgün bir aktarım sunması ve varoluşsal, psikolojik sorunlara şiirlerinde değinmesidir (Abukan, 2021). Özetle, Turgut Uyar da varoluşçuluktan etkilenmiş ve şiirlerini bu bakış açısı ile kaleme almıştır.

Bu yazıda Turgut Uyar’a ait “Geyikli Gece”, “Uzak Kaderler İçin”, “Hiçsizliğe”, “Sonnet” ve “Hayri Bey” şiirleri, yalnızlık, ölüm kaygısı, özgürlük, sorumluluk ve anlamsızlık temaları üzerinden incelenecektir.

 

 

1.2.Yalnızlık 

 

Felsefenin en köklü ontolojik sorularından biri olan yalnızlık duygusu insanın da en temel sorunlarından biridir. Heidegger’e göre insan, yalnız kaldığında birlikteliğin eksik formundadır. Yani, kalabalıklar içinde yalnız olmak demek birlikte olmanın eksik formu demektir (Geçtan,

1990). Turgut Uyar’ın “Hayri Bey” adlı şiirindeki şahsı geçen Hayri Bey benliği varoluşsal yalnızlığın farkındadır.

 

“Hatırla Hayri Bey

 Hep yalnız kaldığımız.

Bu dünya kimin olsa bizim değildir.

Uzaktır bize

Bizim olmadıkça tepeden tırnağa”  ….

“Hatırla her zaman yalnız kaldığımızı.

 Bir gemi kalksın, senin uysal

 Başkaldırmanı götürsün.

 Draç’tan beyrut’a bir gemi navlunsuz götürsün. 

 Anılman her zaman bir sızı olsun uzakta. 

 Çok uzakta.

 Tabancalı Hayri Bey  Çok uzakta.

Hep yalnız kaldığımız” 

 

Hayri Bey karakteri yalnızlığını dünya içinde başkaları ile birlikte olduğunda duyumsamaktadır. Yani yalnızlığını başkaları üzerinden değerlendirir. Yalnızlığı insanlara ve nesnelere sirayet etmektedir. “Hep yalnız kaldığımız” dizesi tek başınalığı ve çaresizliği hatırlatmaktadır.

Kişisel birleşme durumundan vazgeçme, bütün korku ve güçsüzlükle varoluşsal yalnızlık ile karşılaşma anlamına gelmektedir. Rank’a göre birleşme-yalıtım ikilemi en büyük varoluşumsal gelişimsel görevdir. Doğum, iyice gömülü olunan bir yerden dışarı çıkmanın sembolüdür. Yani, bebek doğarken hayattan korkmaktadır (Demir, 2021). Varoluşçu yaklaşıma göre, benlik kendi varoluşunda yalnızdır. Hiç kimse bir başkasının düşüncelerini veya duygularını yaşayamaz. Fakat yalnızlık sevgi yolu ile yalnızlık acısını telafi edebilir. Yani ilişkiler temel ve evrensel yalnızlığı hafifletmektedir. Fakat hiçbir ilişki yalnızlığı yok edemez. Yalom (2001), varoluştaki yalnızlığımızı kabul edebilir ve kararlılıkla yüzleşebilirsek başkalarına sevgi ile yönelebileceğimizi söyler (Demir, 2021).

“Varoluş özden önce gelir” (Sartre, 1985: 94) sözünü benimseyen varoluşçular, insanın içini kemiren yalnızlık duygusunun içsel bir aydınlanma olduğunu dile getirir. Yani, insan kökten kendi yalnızlığını kavrarsa, kendi varoluşunu kavrayabilir (Şahin, 2019). Uyar’ın “Hayri Bey” şiirinde de kökten yalnızlığı özünde bütün huzursuzluk ve tutunamayışlarının temel sebebidir. Öte yandan, yalnızlık kendini kavramasını ve kendi özgürlüğünü kanıksamasını sağlamaktadır. Yani, sonuç olarak “Hayri Bey” şiiri varoluşsal yalnızlığı Hayri Bey üzerinden insanın en büyük çıkmazı olarak ele alınmıştır.

Öte yandan, Uyar’ın “Sonnet” adlı şiirinde yalnızlık benliğe bir başkaldırı, özgürlüğün kaybı olarak ele alınmıştır:

 

“Bilmem rengi nasıldır, boyu ne kadar.

Biçen her kimse yıllardır yanlış biçiyor.

Bir elbise ki, alabildiğine dar..

Nedir bir türlü sırrını anlamadık, Kimdir bizimle böyle şaka ediyor,

Hangi cebini karıştırsan yalnızlık..

 

Uyar, bu dizelerde yalnızlık kavramını kabullenmek yerine, kendi benliğine karşı bir tehdit olarak görmektedir. “Hangi cebini karıştırsan” yalnızlık sözleri şairin yalnızlığa itilmişliğine bir başkaldırıdır. Yani, Uyar bu şiirde “Hayri Bey” şiirinin aksine, yalnızlığı insanı sarmalayan bir sorun olarak görmektedir. Kendi yalnızlığını gideremediği için de özgürlüğü kısıtlanmaktadır ve bu duruma başkaldırır.

 

1.3. Ölüm 

 

Heidegger’e göre ölüm, fiziksel olarak tehdit edicidir ancak ölümü düşünmek rahatlatıcıdır. Ölümün fiziksellik insanı tahrip etse de ölüm fikri onu korur (Demir, 2021). Heidegger, insanın iki farklı biçimde var olduğu görüşündedir: 1) varoluşun “dalgınlık” durumu ve 2) varoluşun “farkındalık” durumu (Geçtan, 1990 :183). Varoluşun dalgınlık durumunda, insan, kendini yaşamın günlük olaylarının içine bırakır. Rastgele konuşmalarla vakit geçirirken, ötekilerin dünyasında kaybolur. Öte yandan, varoluşun farkındalığını yaşayan kişi, işlerin nasıl işlediğine değil, oluşu ile ilgilenir. Kendini var etmiş ve var etmekte olduğunun farkında olarak otantik bir yaşam sürer. Sınırlarını, imkanlarını genişleterek mutlak özgürlükle ve hiçe indirgenme riskiyle yüzleşir. Bunlarla yüzleşmenin kaygısını da yaşar, ancak böyle bir varoluş içinde kendini değiştirme gücü bulur.

Turgut Uyar, “Uzak Kaderler” şiirinde genel anlamıyla ölümü kabullenmektedir. Bunu şiirin adından da anlayabiliriz.  Yani, varoluşunun farkındalığını yaşayarak, öte yandan ölümle de yüzleşerek ölüm kaygısı yaşar. Heidegger’e göre yaşamı otantik bir biçimde sürdürebilmek ölümün kaçınılmazlığı sayesinde gerçekleştirilir. Şairin yaşadığı yeri ve kaderini terk etme isteği aşağıdaki dizelerde de görüldüğü üzere ölüm hissini çağrıştırmaktadır.

 

“Bir gün, bir yağmurla garip garip 

Çoluğu çocuğu terk edeceğim 

Bir sevgiyle doymayacak kalbim, anladım 

Alıp başımı gideceğim.” 

“Bir gün, bir parkta otururken, biliyorum 

Bir el yağmurla dokunacak omuzuma 

Bir çift göz, bir davet, bir kalp 

Çoluğu çocuğu terk edeceğim.” 

 

Var olmamak ya da hiçlik varoluşçu psikiyatrinin ilgilendiği en önemli sorunlardan bir tanesidir. Çünkü var olmamak, var olmanın ayrılmaz bir parçasıdır ve var olmanın anlamını kavrayabilmek, yok olmanın her an mümkün olabileceğini kavrayabilmiş olmayı içerir. İnsan, doğmuş olduğunu ve bir gün öleceğini bilen tek canlıdır ve bu gerçek, onu anlamlı yaşayıp yaşayamadığı konusunda kaygılandırır (Geçtan, 1990: 41).

 

Görmüş geçirmiş bir çift duygulu dudak karşısında.

                Kendi kendine çekilmez oluyor ömrüm..”

 

Uyar yukarıdaki dizelerde söylediği gibi hayatını anlamlı yaşayıp yaşamadığını değerlendirmiştir. Yaşamın derdini çeken hüzünlü bir insan portresi vardır.  Sonuç olarak, “Uzak Kaderler İçin” şiirinde kaçış temasının altında ölüm temasını barındırmaktadır. Turgut Uyar, ölümü kabullenerek kendi varoluşundan yabancılaşmak yerine bu durumu kabullenerek ölüm kaygısını hafiflettiğini söyleyebiliriz.

 

1.4. Özgürlük / Sorumluluk 

 

Varoluşçuluğun temel dayanağı kişinin kendi tanımını belirleyerek, bir seçme özgürlüğüne sahip olmasıdır (Şişman, 2015). Sartre’a göre birey özgürlükten kaçamaz. Bir insan kendi seçimlerinin sorumluluğunu aldığı takdirde eylemlerinden ders çıkarabilir ve hatta yaşamın anlamını keşfedebilir (Demir, 2021). Sartre için sorumlu olmak, bir olayın ya da bir şeyin tek yaratıcısı olmaktır. Yani, insan sorumluluğun farkına varabilirse, kendi yolunu, duygularını, yaşamındaki zorlukları veya acılarını kendisi yaratabilir (Geçtan, 1990: 191).

“Geyikli Gece” şiirinde seçme özgürlüğüne sahip insanların, bu seçimlerinden doğan ikilem dile getirilmiştir:

 

Bir yandan, toprağı sürdük           

                 Bir yandan kaybolduk

                 Gladyatörlerden ve dişlilerden

                 Ve büyük şehirlerden

                 Gizleyerek yahut döğüşerek

                Geyikli geceyi kurtardık”

 

İnsanın kendi varlığına şekil vererek kendisini değiştirmesi yaptığı seçimler ile mümkündür (Şişman, 2015). İlk dizelerde dile getirilen “Toprağı sürdük” sözleri, içinde bulundukları düzenin bir parçası olduklarını kabul ettiklerini göstermektedir. Fakat, bu düzene karşı gelerek, kendilerini gerçekleştirmek için yani özgürlük amacı ile düzenin, dişlilerin dışına çıkan insanlar vardır. Geyikli geceyi gladyatörlerden, dişlilerden ve büyük şehirlerden kurtarmaları yaptıkları seçimin sorumluluğunu aldıklarının bir göstergesidir.

 

                “Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı

                Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk

                Üç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza

                Caddelerde gezmekten hoşlanıyorduk akşamları

                Kadınların kocalarını aramasını seviyorduk

                Sonra şarap içiyorduk kırmızı yahut beyaz

                Bilir bilmez geyikli gece yüzünden”

 

Geyikli geceye sahip insanlar kimsesiz gibi gözükse de içlerinde bir umut vardır. Çünkü bu insanlar için “Geyikli gecenin” var olduğunu bilmek onları sevindirmektedir. Böylelikle özgürce seçimler yaparak, varoluşlarını gerçekleştirebilirler. Her istediklerinde kaçıp gidebilecekleri, caddelerde gezerek, şarap içerek özgürce dolaşabildikleri bir kendilik mekanına sahiptirler. Sartre’ın de dediği gibi sorumluluk, bir olay ve bir şeyin karşı koyulamayan yaratıcısı olmak demektir. Yani, onlar için “Geyikli Gece” kendi hayatlarının sorumluluklarını alarak yarattıkları bir yerdir.

 

 

1.5.Anlamsızlık 

 

Varoluşçu psikoterapinin önemli isimlerinden Viktor E. Frankl da çağımızın en büyük nevrozunu yaşamda anlam bulamama olduğunu belirtmektedir.  İnsanlar, yaşamlarına anlam katacak ve uğruna yaşayacakları bir şeylerin arayışı içindedir (Frankl, 2019). Frank’a göre (2019), bu nevrozların çoğu köken bakımından “noojenik”tir ve hayattaki anlamsızlıktan doğmaktadır. Frankl (2019) iki anlamsızlık semptomunun var olduğunu söyler. Bunlar varoluşsal nevroz ve varoluşsal boşluktur. Varoluşsal boşluk yaygın bir olgudur ve can sıkıntısı, duygusuzluk ve boşluk gibi öznel durumlarla nitelendirilirler.

Turgut Uyar “Hiçsizliğe” adlı şiirinde inançsal olarak bir anlamsızlık yani varoluşsal boşluk içerisindedir. Yani, Tanrı’yı hiçsizleştirerek Tanrı’nın anlamını ve değerini yıkar, yok sayar. Bu durumu aşağıdaki dizelerde görebiliriz:

“Tanrı sen ne kadar güzelsin   bir hiç olarak”

Yani, Turgut Uyar için Tanrı bir tutunma veya dayanak noktası değil, aksine hiçsizliktir.

Yaşamına anlam katacağı, uğruna yaşayacağı bir şey değildir.

 

2. Sonuç

 

Varoluşçu felsefe, insanın nihai anlam arayışını ve kendisini gerçekleştirmesini insanı bir bütün olarak ele alarak, insanın özüne yönelerek gerçekleştirir. Bunu, ölüm, yalnızlık, özgürlük, sorumluluk, anlamsızlık gibi temalara oturtarak insanın bireyselliği içerisinde özgür bir şekilde yapar. Turgut Uyar’ın şiirlerine baktığımızda da temel konu insandır. İnsanı varoluşsal açıdan incelemiş ve bunu şiirlerinde yansıtmıştır. Bazen ölümü kabullenerek varoluşunu gerçekleştirmiş, bazense yalnızlığını fark ederek kendi özgürlüğünü içselleştirmiştir. Sonuç olarak, Turgut Uyar şiirlerinde insanın özüne inerek, nihai anlam arayışını sürdürmektedir.

 

 

Kaynakça

 

Abukan, M. (2021). Turgut Uyar’ın çok üşümek şiiri üzerine bir tahlil denemesi. Söylem Psikoloji Dergisi, 6 (1), 92-101.

Demir, V. (2021). Varoluşçu terapi açısından: Bir sex bağımlılığı olgu çalışması [Powerpoint slides].

Frankl, V.E. (2019). İnsanın anlam arayışı. (Çev. S. Budak). İstanbul: Okuyan Us Yayın Eğitim

Danışmanlık. (Orijinal yayın tarihi, 2009)

Geçtan, E. (1990). Varoluş ve psikiyatri. İstanbul: Remzi Kitabevi

Gül, F. (2014). Varoluşçu felsefenin Türk düşünce hayatındaki yansımaları. Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dersgisi, 18, 27-32.

Karataş, T. (2008). İkinci yeni. İkinci Yeni Şiir. 224-232

Şahin, V. (2019). Turgut Uyar’ın şiirlerinde ben ve ötekinin yalnızlık itkisi. Journal of Turkish Language and Literature, 5 (3), 501-521.

 

Sınır Kişilik Bozukluğu Teşhisi Almış Kişilerin Kişilerarası İlişkilerinde Duygu Düzenleme Stratejileri

Sınır Kişilik Bozukluğu Teşhisi Almış Kişilerin Kişilerarası İlişkilerinde Duygu Düzenleme Stratejileri

 

Özet:

Sınır kişilik bozukluğu (SKB) benlik imgesi, dürtüsellik, kişilerarası yaygın problemler, duygu düzenlemede istikrarsızlık örüntüsü gösteren psikiyatrik bir rahatsızlıktır. SKB’nin etiyolojisinde bütünsel yaklaşım ön plandadır ve hastalık biyolojik, psikolojik ve sosyal faktörlerin birbirleri ile etkileşimine dayanarak gelişmektedir. Güncel birçok çalışma, sınır kişilik bozukluğunda duygu düzenlemedeki zorlukların kişilerarası ilişkilerde problemlerle ilişkisini ampirik kanıtlarla göstermektedir. Bu makalenin amacı, sınır kişilik bozukluğu teşhisi almış kişilerin kişilerarası ilişkilerinde sağlıklı kişilere göre kendini ve başkalarını suçlama, felaketleştirme gibi daha çok adaptif olmayan duygu düzenleme stratejileri kullandığını varsaymaktadır. Alanyazın incelendiğinde birçok araştırma öne sürülen hipotezi destekler niteliktedir. Yani, SKB’li bireyler için duygusal deneyimleri düzenleme zorluğu kişilerarası etkileşimde kilit mekanizma olarak kabul edilmiş ve kişilerarası işlevsellikle ilgili sorunları açıklamaktadır. Araştırmacılar sınır kişilik bozukluğundaki duygu düzenleme zorluğu içerisinde olan ve bunun sonucunda da kişilerarası problemler yaşayan kişiler için, işlevsiz duygu düzenleme stratejilerini değiştirmek ve yerine pozitif duygu düzenleme stratejileri koymak için bilişsel davranışçı müdahaleler önermektedir.

Anahtar kelimeler: sınır kişilik bozukluğu, duygu düzenleme stratejileri, kişilerarası problemler

 

 

 1.Giriş

.Sınır Kişilik Bozukluğu

 

Sınır kişilik bozukluğu, ergenlik veya erken erişkinlik döneminde başlayan duygulanım, benlik imgesi, dürtüsellik ve kişilerarası yaygın düzensizlik gösteren ilişkiler gibi duygusal, bilişsel ve davranışsal bozukluklar içeren psikiyatrik bir rahatsızlıktır (APA, 2013). Özünde duygu sisteminde ciddi bir düzensizlik olan bir zihinsel bozukluk olarak ele alınır ve hastalar duygu düzenleme, dürtü kontrolü, kişilerarası ilişkiler ve benlik imajında belirli bir istikrarsızlık örüntüsü gösterirler (Linehan ve ark., 2014).

Sınır kişilik bozukluğu gösteren bireylerin davranışlarını sadece uyum veya uyumsuzluk açısından ele almak yerine, altta yatan nedenleri anlamaya çalışmak, bozukluğun tedavi kısmında ruh sağlığı çalışanlarına kolaylık sağlayabilir. Psikodinamik yaklaşıma göre, Kernberg (1984), sınır kişilik bozukluğu gösteren bireylerin ilkel savunma mekanizmalarını (bölme, yansıtmalı özdeşim, ilkel yansıtma, inkâr, ilkel idealleştirme ve değersizleştirme) kullanılmasının sebebini doğuştan gelen veya sonraki süreçlerde engellenmelerinin neticesinde meydana gelen aşırı saldırganlık ve benlik kavramının kaygıyla baş etmedeki özel bir beceri eksikliği olarak açıklamıştır.

Kişilik bozuklukların bilişsel teorisine göre, sınır kişilik bozukluğundaki duygu düzenleme, dürtüsellik ve zayıf kişilerarası ilişkiler gibi semptomların en azından kısmen çevresel uyaranların önyargılı değerlendirilmesine ve yorumlanmasına yol açan bilişsel şemalardan kaynaklanmaktadır (Beck & Freeman, 1990; Beck, Freeman, & Davis, 2004; akt., Barnow ve ark., 2009). Buradan yola çıkarak üç temel şemaya karşılık gelen SKB için tipik olarak altı inanç kümesi ortaya çıkmıştır. Bu inançlar yalnızlık, sevilmeme, başkaları tarafından reddedilme ve terk edilme, kendini kötü görme ve cezalandırılmaları gerektiğini hissetmedir (Barnow, 2009).

Öte yandan, tek bir bakış açısından bakmak yerine, Paris (1994), sınır kişilik bozukluğunun etiyolojisini açıklamada biyolojik, psikolojik ve sosyal faktörleri ve birbirleri ile etkileşimine dayanan biyopsikososyal model öne sürmüştür. Biyolojik faktörlerin doğasının net olmaması ile beraber, dürtüsellik ve duygusal kararsızlığın SKB için temel boyutlar olduğu hipotezi test edilebilir. Psikolojik risk faktörleri; travma, erken ayrılma veya kayıp ve anormal ebeveynlik olarak sıralanmıştır (Paris, 1994). Örneğin, çocukluk çağı cinsel istismarının, depresyon, intihar eğilimi, madde kötüye kullanımı, yakın ilişkilerdeki sorunlar ve yeniden mağduriyet dahil olmak üzere sınırda patolojiye uzun vadeli etkisi olduğu (Browne ve Finkelhor, 1986) ve sınır kişilik bozukluğunda kadın oranın yüksek olmasının, çocukların cinsel istismarında cinsiyet farklılıklarıyla açıklanabileceği de varsayılmaktadır (Stone, 1990). Porter ve arkadaşlarının (2019) yaptığı yakın zamanlı meta-analiz çalışmasının bulguları göstermektedir ki, SKB’li hastaların diğer psikiyatrik bozukluğu olan hastalara göre çocukluk çağı travması deneyimlerini bildirme olasılığı daha yüksektir ve SKB’li hastalar klinik olmayan gruba göre çocukluk çağı travma öykülerini 13 kattan fazla bildirmişlerdir. Ayrıca, çocukluk çağı travması ile SKB özellikleri arasındaki ilişkiyi inceleyen güncel bir araştırmaya göre hem güvensiz bağlanmanın hem de uyumsuz duygu düzenleme stratejileri ortak aracı rolüne sahiptir. Bu da sınır kişilik özelliklere sahip bireylerin klinik tedavisine temel oluşturabilmektedir (Peng ve ark., 2020).

Son olarak sosyal risk faktörleri ise diğer risk faktörleri ile etkileşime girerek, SKB’nin gelişimdeki etkileri için eşiklerini azaltır. Ancak sınır kişilik bozukluğunun gelişebilmesi için biyopsikososyal modelin öne sürdüğü gibi tüm risk faktörlerinin kombinasyonunu içeren bir ortam gereklidir (Paris, 1994).

 

.Sınır Kişilik Bozukluğunda Duygu Düzenleme Zorlukları

 

Sınır kişilik bozukluğu olan hastalarda duygularını düzenleyememe temel bir semptom olarak kabul edilir (Linehan, 2014; Barnow et al.,2009, Barnow et al., 2011). Linehan’ın (2014) sınır kişilik bozukluğu için geliştirdiği biyososyal teoriye göre, duygu düzenleme bozukluğu, duygusal kırılganlık olarak adlandırılan aşırı duyarlı ve aşırı tepkisel bir duygusal tepki sistemine yatkınlıktan ve işlevsiz duygu düzenleme stratejilerinin daha yüksek kullanımından dolayı gelişir. Teori, yüksek duygusallıkla doğan bir çocuğun, duygu düzenleme gelişiminde biyolojik ve psikolojik değişikliklere yol açabilecek ve sonuç olarak sınırda kişilik bozukluğu geliştirmek için daha büyük bir risk altında olduğunu söyler (Linehan, 2014). Buna ek olarak, görüntüleme tekniklerini uygulayan hacimsel çalışmalar BPD katılımcılarında daha küçük frontal loblar olduğunu göstermektedir (Lyoo, Han, & Cho, 1998; akt., Austin ve ark..,2007). Yani, hipokampus ve amigdala, duygusal uyaranların işlenmesinde ve bunlara yanıt verilmesinde yer aldığından, hacimsel azalmaların bir sonucu, BPD bireylerinin yaşadığı duygu düzenlemedeki zorluklarla ilgili olabilir (Auistin ve ark., 2007).

Duygu düzenleme zorlukları literatürüne bakıldığında duygu düzenleme zorluklarını ölçen iki ana ölçeğin öne çıktığı görülmektedir. Bunlar; Catanzaro ve Mearns’nın (1990) “Negatif Duygudurum Düzenleme Ölçeği (NMR”) ve Gratz ve Roomer’in (2004) geliştirdiği “Duygu Düzenleme Güçlükleri Ölçeği (DERS)”dir. DERS’in boyutları; (a) farkındalık ve duyguların anlaşılması; (b) duyguların kabulü; (c) amaca yönelik davranışlarda bulunma yeteneği ve olumsuz duygular yaşarken dürtüsel davranışlardan kaçınma ve (d) etkili olarak algılanan duygu düzenleme stratejilerine erişim olmak üzere dört boyuttan oluşmaktadır.

Literatürde Garnefski ve Kraaij (2007) tarafından geliştirilmiş bilişsel duygu düzenleme stratejileri ölçeği (CERQ) de yer almaktadır. CERQ içinde teorik ve ampirik temelde dokuz bilişsel duygu düzenleme stratejisi ayırt edilmiştir. Bu alt boyutlar kendini suçlama, kabul, ruminasyon, pozitif yeniden odaklama, planlamaya yeniden odaklanma, olumlu yeniden değerlendirme, perspektif içine koymak, felaketleştirme ve başkalarını suçlamaktır.

Literatürde birçok araştırma Gross (1999) tarafından önerilen duygu düzenleme süreç modeline, odaklanmıştır. Örneğin Moyal ve arkadaşları (2014) klinik uygulamalarda duygu düzenleme için yeniden değerlendirme, dikkati dağıtma ve etiketleme gibi bilişsel stratejiler önermişlerdir. Diğer araştırmalar ise Linehan’ın biyososyal modeli ile duygu düzenlemeye odaklanmıştır. Araştırmaların çoğu, duygusal tepkilerin kabul edilmemesi, hedefe yönelik davranışlarda bulunmada zorluk, dürtü kontrol güçlükleri, duygusal farkındalık eksikliği, duygu düzenleme stratejilerine sınırlı erişim ve duygusal netlik eksikliği gibi duygu düzenleme eksikliklerini değerlendirir. (Bornovalova ve ark., 2008; Chapman ve ark., 2008). Sauthward ve arkadaşları (2020), yürüttükleri araştırmada sınır kişilik bozukluğu tanısı almış kişilerin, majör depresif bozukluk veya kontrol grup olarak sınıflandırılanlara kıyasla, uyumsuz duygu düzenleme stratejilerini aşırı kullandıklarını ve duygu düzenleme stratejilerinin daha düşük kalitede uyguladıklarına dair meta-analitik kanıtlar bulmuşlardır. Bununla birlikte, az sayıda çalışma bilişsel duygu düzenleme stratejilerinin etkilerini incelemiş ve sınır kişilik bozukluğu teşhisi almış kişilerin sağlıklı kontrol grubu ve karma anksiyete ve depresif bozukluğu grubu ile karşılaştırıldığında daha uyumsuz bilişsel stratejiler kullandığını bulmuştur. (Daros ve ark., 2018).

Daros ve arkadaşlarının (2019) yaptıkları meta analiz çalışmasında, sınır kişilik bozukluğu semptomları düşük olan bireylere ve sağlıklı kontrol grubuna kıyasla, yüksek SKB semptomları olan bireylerde en sık çalışılan duygu düzenleme stratejilerinden altısını sistematik olarak gözden geçirmişlerdir. 93 benzersin çalışmadan ve 213 farklı etki büyüklüğü tahmininden elde edilen sonuçlar, SKB semptomlarının olumsuz duygulanımı azaltmada daha etkili olduğu düşünülen bilişsel yeniden değerlendirme, problem çözme ve kabullenme gibi duygu düzenleme stratejilerinin daha az sıklıkta kullanımına işaret ederken, olumsuz duygulanımı azaltmada daha az etkili olduğu düşünülen bastırma, ruminasyon ve kaçınma gibi duygu düzenleme stratejilerinin daha sık kullanıldığını göstermektedir.

Sonuç olarak duygu düzenleme kavramının modeller üzerinden yorumlayan ve ölçülebilir özelliklerini vurgulayan bakış açılarından bahsedilmiştir.

 

.Sınır Kişilik Bozukluğunda Kişilerarası Deneyimler

 

Literatüre bakıldığında kişilik bozukluklarının çoğu belirli kişilerarası sorun örüntüleri ile ilişkili olsa da sınır kişilik bozukluğu için böyle bir ilişki yoktur (Leichsenring ve ark., 2011). Bir başka ifade ile SKB çok çeşitli kişilerarası problemle ilişkilidir (Leichsenring ve ark, 2011; Salzer ve ark., 2013). Salzer ve arkadaşları (2013) sınır kişilik bozukluğu tanısı almış 228 hasta üzerinde SKB’nin içerisinde farklı karakteristik kişilerarası örüntülerin olup olmadığını ve bu örüntülerin semptom sorunu ve terapötik ittifak ile nasıl ilişkili olduğunu incelemişlerdir. Bu kişilerarası örüntüler “Kincil”, “Orta İtaatkar”, “Kendine Güvenmeyen”, “Sömürülebilir” ve “Sosyal Olarak Kaçıngan” olmak üzere beş ayrı gruba ayırılmıştır. Gruplar, kişilerarası problem, kişilerarası farklılaşma ve genel semptomların şiddeti açısından önemli ölçüde farklılık göstermektedir (Salzer ve ark., 2013). Örneğin, “Kendine Güvenmeyen” grubundaki hastalar, diğer kümelerle karşılaştırıldığında en yüksek düzeyde kişilerarası sıkıntı ve genel semptom şiddeti sergilemektedir. Ayrıca, ağırlıklı olarak sosyal olarak kaçınma örüntüsüne sahip hastalar, ortalama düzeyde kişilerarası sıkıntı bildirmelerine rağmen, yüksek düzeyde genel semptom şiddeti yaşamaktadırlar.

Wright ve arkadaşları (2013) 1 yıl boyunca kişilerarası problemlerin istikrarsızlığıyla ilişkili olarak sınır kişilik patolojisini inceledikleri boylamsal çalışmada, kişilerarası sorunların ciddiyeti ve tarzı arasında ayrım yaparak, SKB özelliklerinin yüksek ve istikrarlı kişilerarası işlev bozukluğu ile ilişkili olduğunu bulmuşlardır. Ayrıca, sınır patolojisinin zaman içinde kişilerarası problemlerin ifadesindeki kararsızlıkla bağlantılı olduğunu da bulmuşlardır (Wright, 2013).

Kişilik bozukluklarına bilişsel teori temelinde ele alarak kişilerarası probleme değinilen bir araştırma ise (Barnow, 2009) SKB’nin olumsuz bir kişilerarası değerlendirme yanlılığı ile ilişkili olduğunu öne sürmektedir. SKB’li bireyler sağlıklı kontrol grubuna göre daha olumsuz ve agresif, depresif gruba göre ise daha agresif ve daha az olumlu olarak değerlendirilmişlerdir (Barnow, 2009). Araştırmacılara göre, SKB teşhisi almış kişiler sıklıkla çocuklukta cinsel, fiziksel veya duygusal istismarı veya fiziksel, duygusal ihmali içeren birçok olumsuz kişilerarası deneyimleri içerebilir. Bu da SKB’nin gelişiminde biyopsikososyal modelin önemini tekrar hatırlatmaktadır.

Öte yandan, literatürde neredeyse sınır kişilik patolojisine sahip bireylerin romantik ilişkilerindeki davranış ve tutumlarını inceleyen bir çalışma yoktur. Bouchard ve arkadaşları (2009) SKB’den muzdarip olan çiftler ve klinik olmayan kontrol grubundaki çiftleri karşılaştırdıkları çalışmada ilişki içerisindeki bağlanma durumunu, iletişim tarzını, yakın şiddeti ve çift uyumunu araştırmışlardır (Bouchard ve ark., 2009). Sonuçlar, SKB’den muzdarip olan çiftlerin klinik olmayan gruba göre, daha düşük evlilik doyumu, daha yüksek bağlanma güvensizliği, daha fazla talep ve çekilme iletişim sorunları ve daha yüksek düzeyde şiddet içerdiğini ortaya koymaktadır.

 

.Sınır Kişilik Bozukluğunda Kişilerarası Problemler ve Duygu Düzenleme Stratejileri

 

Duygu düzenleme sorunlarının yanı sıra kişilerarası sorunlar ile SKB arasındaki ilişki literatürde vurgulanmıştır (Wright ve ark., 2013; Leichsenring ve ark, 2011; Salzer ve ark., 2013). Güncel birçok çalışma, sınır kişilik bozukluğunda duygu düzenlemedeki zorlukların kişilerarası ilişkilerde problemlerle ilişkisini ampirik kanıtlarla göstermektedir (Her ve ark., 2014; Akyunus ve ark, 2018; Euler ve ark., 2019). Herr ve arkadaşları (2012), sınırda kişilik bozukluğu semptomlarının kişilerarası problemlerle doğrudan ilişkili olduğunu bulmalarının yanı sıra, duygu düzenlemedeki zorlukların bu ilişkiyi tam olarak açıkladığını ileri sürmüşlerdir. Ayrıca, Akyunus ve arkadaşlarının (2018) sınır kişilik inançlarına sahip 648 gönüllü katılımcı üzerinde yürüttükleri çalışma duygu düzenleme stratejilerinin sıklıkla kullanılması, tekrarlayan kişilerarası problemlerde önemli bir role sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Örneğin yapılan paralel aracı analizi sonuçlarına göre kendini ve başkalarını suçlama ve felaketleştirme gibi olumsuz bilişsel duygu düzenle stratejileri sınırda kişilik inançlarıyla önemli ölçüde ilişkili bulunmuş ancak diğer aracılar kontrol edildiğinde ruminasyonun olmadığını ortaya koymuştur (Akyunus ve ark., 2018).

Yukarıdaki çalışmalara ek olarak Euler ve arkadaşları (2019) SKB’li 210 hasta üzerinde yürüttükleri çalışmada kişilerarası sorunları yordama bağlamında duygu düzenleme zorlukları, dürtüsellik ve zihinselleştirme zorlukları arasındaki ilişkiyi incelemişlerdir. Yazarlar SKB’li bireylerin tedavisinde duygu düzenlemeye ve zihinselleştirmeye odaklanmanın kişilerarası problemler üzerinde birbirleriyle bağlantılı faydalı etkilere sahip olabileceğini savunmaktadırlar.

 

2. Sonuç ve Tartışma

 

Sonuç olarak, duygu düzenleme güçlüklerinin sınır kişilik bozukluğuna sahip bireylerde daha fazla kişilerarası sorun yaşayabileceği önceki çalışmalar tarafından desteklenmiştir. Bir başka ifadeyle, duygu düzenleme güçlükleri SKB’li bireyler için kişilerarası etkileşimde kilit mekanizma olarak kabul edilmektedir. Bu makalenin temel beklentisi, sınır kişilik bozukluğu teşhisi almış kişilerin kişilerarası ilişkilerinde sağlıklı kişilere göre kendini ve başkalarını suçlama, felaketleştirme gibi daha çok adaptif olmayan duygu düzenleme stratejileri kullandıklarını göstermektedir. Yapılan önceki çalışmalar, yoğun duygusal deneyimleri düzenleme zorluğunun kişilerarası işlevsellikle ilgili sorunları açıkladığını öne sürerek bu çalışmanın hipotezini desteklemektedir.

Mevcut çalışmanın bulguları potansiyel olarak klinik sonuçlara sahiptir. Literatürde birçok araştırma sınır kişilik bozukluğun tedavisinde özellikle bilişsel davranışçı terapi ekolünün daha iyi bir psikoterapi sonucu ortaya koyacağını öne sürmektedir (Barnow, 2009; Akyunus, 2018). Linehan (2014) sınır kişilik bozukluğundaki duygu düzenleme zorluklarının tedavisi için Diyalektik Davranışçı Terapi (DDT) modeli geliştirmiştir. Ampirik bulgular gerçekten de DDT becerilerinin kullanımının SKB tedavilerinde depresyon, öfke düzenleme ve intihar davranışındaki değişiklikleri açıkladığını göstermektedir ve bu sebeple davranışsal beceriler muhtemelen duygu düzenleme bozukluğu için güçlü bir değişim mekanizmasıdır (Linehan, 2014). Sınır kişilik ile ilişkili işlevsiz inançların, kendini ve başkalarını suçlamak ve kişilerarası zorluklar yaşayan bireylerde felaketleştirme yoluyla sürdürüldüğü ve yoğunlaştığı ileri sürülmektedir. Klinisyenler sınır kişilik inançlarına sahip ve kişilerarası zorluklar yaşayan bireylerle çalışırken bu olumsuz bilişsel duygu düzenleme stratejilerinin kullanımından vazgeçmeye öncelik vermeleri daha iyidir (Akyunus, 2018). Böylelikle kişilerarası problemlerde pozitif bilişsel duygu düzenleme stratejilerinin kullanımı artabilir ve sınır kişilik inançlarındaki uyumsuz örüntü süreç içerisinde iyileşebilir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kaynakça

 

Akyunus, M., Gencoz, T., Karaköse, S. (2018). The mediator role of negative cognitive emotion             regulation strategies between interpersonal problems and borderline personality beliefs. Journal of Rational-Emotive & Cognitive-Behavior Therapy, 39, 322-334.

American Psychiatric Association. (2013). Somatic Symptom and Related Disorders. In                         Diagnostic and statistical manual of mental disorders (5th ed.).

Austin, M.A., Riniolo, T.C., Porges, S.W. (2007). Borderline personality disorder and emotion regulation: insights from the polyvagal theory. Brain and Cognition, 65, 69-76.

Barnow, S., Stopsack, M., Grabe, H.J., Meinke,C., Spitzer, C., Kronmüller, K., Sieswerda,         S.(2009). Interpersonal evaluation bias in borderline personality disorder. Behaviour          Research an Therapy,47, 359-365.

Bornovalova, M. A.; Gratz, K. L.; Daughters, S. B.; Nick, B.; Delany-Brumsey, A.; Lynch, T.   R.; Lejuez, C. W. A. (2008). Multimodel assessment of the relationship between emotion          dysregulation and borderline personality disorder among inner city substance users in     residential treatment. Journal of Psychiatric Researcy, 42, 717-726.

Bouchard, S., Sabourin, S., Lussier, Y., Villeneuve, E. (2009). Relationship quality and stability           in couples when one partner suffers from borderline personality disorder. Journal of           Marital and Family Therapy, 35 (4), 446-455.

Browne, A., Finkelhor, D. (1986). Impact of child sexual abuse: areview of the literature.           Psychological Bulletin, 99, 66-77.

Chapman, A. L.; Leung, D. W.; Lynch, T. R. (2008). Impulsivity and emotion dysregulation in borderline personality disorder. Journal of Personality Disorders. 22(2), 148-164.

Daros, A.R., Guevara, M.A., Uliaszek, A.A., McMain, S.F., Ruocco, A.C. (2018). Cognitive     emotion regulation strategies in borderline personality disorder: diagnostiic comparisons and associations with potentially harmful behaviors. Psychopathology, 51, 83-95.

Daros, A.R., Williams, G.E. A meta-analysis and systematic review of emotion-regulation         strategies in borderline personality disorder. Harvard Review of Psychiatry, 27(4), 217-          232.

Euler, S., Nolte, T., Constantinou, M., Griem, J., Montague, P.R., Fonagy, P. (2019).      Interpersonal problems in borderline personality disorder: associations with mentalizing,          emotion regulation and impulsiveness.  Journal of Personality Disorders, 33.

Garnefski, N., & Kraaij, V. (2007). The cognitive emotion regulation questionnaire.                   psychometric features and prospective relationships with depression and anxiety in        adults. European Journal Of Psychological Assessment, 23, 141-149.

Gratz, K.L., Roemer, L. Multidimensional assessment of emotion regulation and dysregulation:                        development, factor structure, and initial validation of the difficulties in emotion             regulation scale. Journal of Psychopathology and Behavioral Assessment, 26 (1).

Gross, J.J. (1999). Emotion regulation: past, present, future. Cognition and Emotion, 13 (5), 551-          573.

Herr, N.R., Rosenthal, Z., Geiger, P.J., Erikson, K. (2013). Difficulties with emotion regulation             mediate the relationship between borderline personality disorder symptom severity and interpersonal problems. Personality and Mental Health, 7 (3). 191-202.

Kernberg OF. Severe Personality Disorders: Psychotherapeutic Strategies. New Haven, CT: Yale             University Press; 1984.

Leichsenring, F., Leibing, E., Kruse, J. (2011). Borderline personality disorder. The Lancet, 377            (9759), 74-84.

Moyal, N., Henik, A., Anholt, G.E. (2014). Cognitive strategies to regulate emotions-current     evidence and future directions. Frontiers in Psychology, 4 (1019).

Neacsiu, A. D., Bohus, M., & Linehan, M. M. (2014). Dialectical behavior therapy: An intervention for emotion dysregulation. J. J. Gross (Ed.), Handbook of emotion regulation            içinde. 491–507.ss). The Guilford Press.

Paris, J. (1994). The etiology of borderline personality disorder. Psychiatry, 57(4), 316-325.

Peng, W., Liu, Z., Liu, Q., Chu, J., Zheng, H., Wang, J., Wei, H., Zhong, M., Ling, Y., Yi, J.     (2020). Insecure attachment and maladaptive emotion regulation mediating the    relationship between childhood trauma and borderline personality features. Depression       and Anxiety. 1-12.

Porter, C., Branitsky, A., Mansell, W., Warwick, H., Varese, F. (2019). Childhood adversity and             borderline personality disorder: a meta-analysis. Acta Psychiatrica Scandinavica, 141 (1).         6-20.

Salzer, S., Streeck, U., Jaeger, U., Masuhr, O., Warwas, J., Leichsenring, F., Leibing, E. (2013).             Patterns of interpersonal problems in borderline personality disorder. The Journal of       Nervous and Mental Disease, 201(2).

Southward, M.W., Cheavens, J.S. (2020). Quality or quantity? A multistudy analysis of emotion             regulation skills deficits associated with borderline personality disorder. Personal            Disorder, 11 (1), 24-35.

Wright, A.G.C., Hallquist, M.N., Beeney, J.E., Pilkonis, P.A. (2013). Borderline personality      pathology and the stability of interpersonal problems. Journal of Abnormal Psychology,             122 (4), 1094-1100.

 

 

Sanat Terapisinin Kaygi Bozukluğu Üzerindeki Etkisi 

Sanat Terapisinin Kaygı Bozukluğu Üzerindeki Etkisi

 

1. Kaygı

 

DSM-5 (Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı-5 / The Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders-5)’te yer alan tanımlamaya göre kaygı; öfke patlamaları, çıldırma korkuları gibi belirtiler ve çarpıntı, nefes alma zorluğu, sindirim problemleri gibi somatik durumlar kaygının ortaya çıkışında yer alan unsurlardır (Amerikan Psikiyatri Birliği, 2013).Türk Dil Kurumu’nun tanımına göre ise kaygı, gelecekte gerçekleşebilecek üzüntü, keder, endişe veren bir olayın düşüncesi ile ortaya çıkan sebebi bilinmeyen bir duygudur(TDK, 2020). Barlow (2002) ise kaygıyı, olası veya yaklaşan olumsuz olaylara hazırlık ile ilişkili geleceğe yönelik bir ruh hali olarak tanımlamaktadır (akt, Craske ve ark., 2011). Kaygı durumunda mide bulantısı, kalp çarpıntısı, solunum durması ve göğüste gerginlik gibi çok sayıda sinirsel gerginlik hissine ek olarak, bedende yüksek düzeyde bir enerji görülür (Röhricht ve ark., 2013).

Günümüzde bireylerin kaygı yaşama durumları oldukça fazladır. Savaşlar, politik sebepler, ekonomik karışıklıklar, doğal felaketler, salgınlar ve bunlara ek olarak gelişen teknoloji ile birlikte iletişim daha az belirgin hale gelmiştir. Sonuç olarak bireylerin kaygı düzeyleri artmıştır (Paçacıoğlu, 2004). Ayrıca içinde bulunduğumuz COVID-19 pandemi döneminde kaygıyı değerlendirmek gerekirse, COVID-19 yeni bir hastalık olduğundan ve küresel olarak yıkıcı etkilere sahip olduğundan, ortaya çıkması ve yayılması insanlarda kafa karışıklığı, endişe ve korkuya neden olmaktadır (Roy ve ark., 2020). Barahmand ve Haji (2004), belirsizliği yüksek kaygı, depresyon ve düşük hayat kalitesi ile ilişkili bulmuştur. Belirsiz durumları tehdit olarak algılamak kaçınılmaz olarak olumsuz duygulara yol açmaktadır (Behar ve ark., 2009).

Ancak kaygının bir bozukluk olarak yani patolojik olarak ele alınması için kişinin sosyal çevresi ile olan ilişkilerini, aile ilişiklilerini ve iş yaşantısını olumsuz yönde etkilemesi gerekmektedir (Stalh, 2013, akt., Demir, 2018). Kaygı bozuklukları toplumda en sık karşılaşılan mental rahatsızlıklardan biridir depresyon ile beraber görülme sıklığı da oldukça yüksektir. Yapılan araştırmalara göre depresyon hastalarının %75’inde eş zamanda kaygı bozukluğu olduğu da tespit edilmiştir (Kafes, 2021). DSM-5 (Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı-

5 / The Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders-5)’te anksiyete bozuklukları başlığı altında birçok kaygı bozukluğu tanımlanmıştır. Bu kaygı bozuklukları; yaygın anksiyete bozukluğu, seçici mutizm, özgül fobi, toplumsal kaygı bozukluğu, panik bozukluğu, agarofobi, ayrılma kaygısı bozukluğu, maddenin/ilacın yol açtığı kaygı bozukluğu, başka bir sağlık durumuna bağlı kaygı bozukluğu, tanımlanmamış kaygı bozukluğudur.
Demir (2018)’e göre kaygı bozukluklarında dışavurumsal psikosoyal müdahalelerinin kullanımı kişilerin duygularını anlamak ve keşfetmemiz için yardımcı bir araçtır ve ne kadar dışavurumcu yöntemler kullanılırsa da kişiler terapi sürecinden o kadar yararlanmaktadır.
Dışavurumcu yöntemlerin en başında da sanat yer almaktadır (Masters, 2005, akt., Demir, 2018).

 

2. Sanat Terapisinin Tanımı

 

İnsanlığın tarihçesine bakıldığında mağara duvarlarında çizilen resimlerden sanat terapisinin kökenlerinin antik çağa dayandığı anlaşılmaktadır. Sanat ile terapi tarih boyunca mağara duvarlarına resim çizerek, ölüleri mumyalayarak, tören maskeleri oymacılığı yaparak veya modern zamanlarda ise de grafik çizerek, hamur ve çamur maddelerini kullanarak birtakım semboller yaratarak bir arada süregelmişlerdir (Filiz, 2016). Günümüzde sanat terapisi (Art Therapy), müzik, resim, heykel, hareket dans ve drama gibi sanat dallarıyla yapılan ve terapi sürecinde ise çeşitli materyaller kullanılan bir terapi çeşidi olarak tanımlanmaktadır. Sanat terapisinin temel amacı bireyin kendisini özgürce ifade etmesini, yaratıcılığının artmasını ve estetik yönünün ortaya çıkmasını sağlamak (Çelikbaş, 2019) ile beraber kişinin kendisini tanıması için düşünmesini ve zaman, cesaret gibi konuları işleyerek kişinin kendisini tanımasını hedeflemektedir (Filiz, 2016). Yani, sanat terapisinin geçmişi ilk insanın mağara duvarlarına resimler çizmesi ile başlamış olup ilkel sağaltımdan bilimsel sağaltıma kadar giden uzun bir geçmişe dayanmaktadır.

Sanat terapisi, görsel sanatları, yaratıcılığı ve terapötik süreci bir araya getirerek, bilişsel, duygusal ve davranışsal boyutta kişinin iyi oluşunu arttırmaya yönelik dışavurumcu bir psikoterapi ekolüdür (Rappaport, 2009). Sanat terapisinde terapistin ilgilendiği sadece sanatın estetik yönü değil, danışanın terapötik olarak ihtiyaç duyduklarının dışavurumudur. Sanat terapisi tanımlamasında iki tür yaklaşım vardır. Birinci tanımda sanat kişilerin düşüncelerini, hislerini, inançlarını, problemlerini ve dünya bakışlarını dile getirmek için bir araçtır düşüncesi yer alır. İkinci tanımda, sanatın kendisinin bir terapi olduğu ve kişinin sanatı icra ederken -gerek resim yapmak, boyamak, gerek diğer sanat formları olsun- yaratıcı bir sürecin içinde olduğu, hayat kalitesini arttırdığını öngörür. Bu sebeple sanatı terapötik olarak açıklar. Sanat terapistleri iki yaklaşımın da sanat terapisinin etkinliğini arttırdığı düşüncesinden hareketle iki tanımı da sanat terapiyi tanımlamak için kullanmaktadırlar (Malchioidi, 1998; akt., Göktepe, 2014). Malchiodi’ye (1998) göre dışavurumcu sanat terapisi kendini sözlü olarak ifade etmede zorlanan kişiler için çıkış yolu olmuştur. Diğer terapi yöntemleri gibi sanat terapisi de kişisel gelişimi cesaretlendirmek, kişisel iç görüyü arttırmak ve duygusal onarıma yardımcı olmayı amaçlamaktadır (Göktepe, 2014).

Sanat, psikoterapinin içinde ilk olarak analitik psikoloji kuramı kapsamında yer almaktadır.

Sanat terapisi alanında analitik sanat psikoterapisini ilk kullananlardan biri olan Freud, öğrencisi Jung ile birlikte, bilinç dışı materyali, bilinç öncesine getirmek ve anlamlandırabilmek için sanat çalışmalarını bir araç olarak kullanmıştır (Guttmann ve Regev, 2004, akt., Çakmak ve ark., 2020).

Freud, sanat yapmanın, yaratmanın kendine özgü süreçlerinin ve sanat eserleri ile etkileşim halinde olmanın insan doğası üzerinde mutluluk sağlayıcı faaliyetler olduğunu düşünmüştür (Göktepe, 2014). Margeret Naumburg ve Edith Kramer ise 1930 ve 1940’larda psikodinamik yönelimli sanat terapisi alanında çalışmalar yayınlamışlardır. Naumburg, hastaların sanat eserlerini, transferans ile sonuçlanan bilinçdışı ögelerle sembolik iletişim süreci olarak incelemiştir (Göktepe, 2014). Winnicott’a göre ise, sanat terapisi bağlamında terapi süteci, sanatın anlatım dillerini kullanarak, danışanın semboller aracılığıyla metaforik bir yaklaşımla kendini ifade etmesine, hayal, fantezi ve duygularına biçim vermesine imkân tanımaktadır (Winnicott, 1971). Danışan ve terapist arasındaki süreç çizgi, biçim, renk, doku, ritim ve ses gibi öğeler ile “geçiş nesneleri” olarak anlam bulmaktadır (Çakmak ve ark., 2020).

Sonuç olarak, sanat terapisi de kişinin psikolojik veya fiziksel birçok rahatsızlığının tedavisinde, psikoterapi alanında iyileştirici bir güç olarak ele alınmıştır.

 

3. Sanat Terapisinin Kaygı Bozukluklarında Kullanımı

 

Alanyazına bakıldığında, sanat terapisinin iç görü, farkındalık, yaratıcı düşünce, özsaygı, yaşam kalitesi, sosyal becerilerin artması, stres, depresyon, kaygı, duygusal problemlerin ve yorgunluk hissinin azalmasında etkili olduğu sonucuna ulaşan çalışmalara rastlanmıştır (Slayton ve ark., 2010; Bar-Sela ve ark., 2007; Bozcuk ve ark., 2017; Pifalo, 2002).

Slayton ve arkadaşlarının (2010) sanat terapisinin etkinliğine ilişkin yaptıkları meta analiz çalışmasına göre, kapsamlı ve ayrıntılı nitel çalışmalara, tek denekli ön/son test deseni içeren çalışmalara, rastgele atama olmaksızın kontrol ve tedavi gruplarını kullanan desene sahip çalışmaları ve son olarak da gruplara randomize edilmiş kontrollü klinik çalışmaları tespit etmişlerdir. Bu derleme makalenin sonuçlarına göre farklı örneklem grupları ile yapılan araştırmalar sanat terapisinin kişilerinin kaygı seviyelerini azalttığı ve yaşam kalitelerinde artışa sebep olduğu bulunmuştur (Slayton, ve ark., 2010).

Günümüzde sanat terapisi birçok farklı alanda uygulanmaktadır. Özellikle posttravmatik stres sendromu, Alzheimer, kanser gibi hastalıklarda başarılı çalışmalar ortaya konmuştur (Coşkun, 2018). Bar-Sela ve arkadaşlarının (2007), kemoterapi sürecindeki kanser hastalarında sanat terapisi müdahelesi sonucunda depresyon, anksiyete seviyelerinde azalma olup olmadığını göstermek amacı ile randomize edilmiş kontrollü klinik çalışma yapmışlardır. Bu çalışmanın bulguları anksiyete puanlarının değişiklik göstermediğini fakat depresyon puanlarının başlangıçtan anlamlı bir şekilde azaldığını göstermektedir. Ayrıca, Bozcuk ve arkadaşları (2017), kemoterapi alan ayaktan kanser hastalarında, bir sanat terapisi olarak resim sanatı terapisinin herhangi bir boyutunda bağımsız olarak yaşam kalitesini iyileştirip iyileştirmediğini ve resim sanatı terapisine daha önce maruz kalmanın bir fark yaratıp yaratmadığını analiz etmeyi planlamışlardır. Yaptıkları çalışmada resim sanatı terapisine maruz kalan hastaların yaşam kalitelerinin iyileştiğini ve depresyondan kurtulduklarını rapor etmişlerdir (Bozcuk ve ark., 2017).

Pifalo ve arkadaşları’nın (2002), cinsel istismara maruz kalmış çocuklar ve ergenler için geliştirdikleri 10 haftalık sanat terapisi müdahale programı ile çocukların ve ergenlerin travma sonucunda oluşan semptomları azaltacağını hedeflemişlerdir. Bu semptomlar ise kaygı, depresyon, travma sonrası stres bozukluğu ve kopmaya sebep olmaktadır. Çizim, boyama, üç boyutlu kil çalışması ve kukla yapımını içeren 10 haftalık sanat terapisi seansların ardından, çocukluk çağı cinsel istismarı ile ilgili konuların sözlü olarak işlenmesi ile beraber çocukların ve ergenlerin kaygı, travma sonrası stres ve kopma puanlarında düşüş görülmüştür.

Türkiye’de sanat terapisi alanında farklı örneklem grupları ile yapılmış çalışmalara bakıldığında birçok psikolojik sorun ele alınmış, örneğin benlik saygısında gelişme (Özcan, 2012), aleksitimi düzeylerinin azalması (Demir, 2016), öznel iyilik hali ve içgörü düzeylerinde gelişme (Ataseven, 2018), özgüven ve yaşam memnuniyetinin artması (Artan ve ark., 2017) gibi olumlu sonuçlar ortaya konmuştur. Bunlara ek olarak, Demir ve Demir’in (2018) geliştirdikleri sıklıkla resim ve müzikten yararlandıkları sanatla terapi programı ve etkileşim grubu uygulamasının lisans öğrencileri üzerinde ruhsal belirti düzeyleri üzerindeki etkisini inceleyen çalışmada, geliştirilen müdahale programlarının somatizasyon, depresyon, kaygı, öfke ve fobik anksiyete düzeylerini azaltmada olumlu bir etkiye sahip olduğunu rapor etmişlerdir.

Demir (2018), sanatla terapi programının özellikle bireylerin kaygı, sosyal kaygı ve sağlık kaygısı düzeylerini incelediği araştırmada yarı deneysel kontrol grupsuz, ön test- son test deneme modeli kullanmıştır. Müdahale programında deney grubuna 7 hafta boyunca sanat terapisi müdahelesi gerçekleştirilmiştir. Yapılan analizlerin sonuçlarına göre, sanatla terapi programının katılımcıların sosyal kaygı ve sağlık kaygısı düzeylerini azaltmada etkili olduğu ancak kaygı düzeyini azaltmada etkili olmadığı bulunmuştur (Demir, 2018).

Sarandöl ve arkadaşlarının (2013) şizofreni hasta ve yakınlarına yönelik sanatla tedavi ve yaratıcılık yöntemlerini kullandıkları çalışmada ise katılımcıların bireysel ve toplumsal becerileri üzerine etkisi araştırılmıştır. Şizofreni hastalarının sağaltımına aile üyelerinin katılmasının olumlu etkisi olduğunu düşünmüşler ve böylelikle hasta yakınlarında şizofreninin doğurduğu bireysel ve toplumsal sonuçlar konusunda farkındalık yaratmayı, hastaları ile daha sağlık bir ilişki için zemin oluşturmayı hedeflemişlerdir. Çalışmanın bulguları hasta yakını grubunda da grup öncesi ve sonrası depresyon ve anksiyete seviyelerinde düşüş olduğunu göstermektedir.

Sonuç olarak, psikoterapi sürecinde terapist ve hasta arasında sanatsal bir unsurun kullanımı, ifade edilemeyen duygu ve düşüncelerin dışsallaştırılmasını sağlamaktadır. Bu yolla, sanat terapisi kişilerin duygularını dışa vurmalarına destek sağlayarak duygularını tanımlayarak ifade etmelerine böylelikle yaşam kalitelerinin iyileşmesine yardımcı olmaktadır.

 

 

 

 

 

 

Kaynakça

 

Amerikan Psikiyatri Birliği (2013). Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabı
(DSM-5)(E. Köroğlu, Çev.). Ankara: HYB yayıncılık.
Artan, T., Arıcı, A., Çiçek, M., &Özbek, Y. (2017). Sanatla terapinin yaşlılar üzerindeki
etkilerinin değerlendirilmesi. Journal of Strategic Research in Social Science, 3(4), 131-146.
Bar-Sela, G., Atid, L., Danos, S., Gabay, N., Epelbaum, R. (2007). Art therapy improved  depression and influenced fatigue levels in cancer patients on chemotherapy. PsychoOncology, 16, 980-984.
Barahmand, U., & Haji, A. (2014). The impact of intolerance of uncertainty, worry and  irritability on quality of life in persons with epilepsy: Irritability as mediator. Epilepsy  research, 108(8), 1335-1344.
Behar, E., DiMarco, I. D., Hekler, E. B., Mohlman, J., & Staples, A. M. (2009). Current  theoretical models of generalized anxiety disorder (GAD): Conceptual review and  treatment implications. Journal of anxiety disorders, 23(8), 1011-1023.
Bozcuk, H., Ozcan, K., Erdoğan, C., Mutlu, H., Demir, M., Coşkun, S. (2017). A comparative  study of art therapy in cancer patients receiving chemotherapy and improvement in  quality of life by watercolor painting. Complementary Therapies in Medicine, 30, 67-72
Craske, M. G., Rauch, S. L., Ursano, R., Prenoveau, J., Pine, D. S., & Zinbarg, R. E.  (2011).What is an anxiety disorder?. Focus, 9(3), 369-388.
Çakmak, Ö., Biçer, İ., Demir, H. (2020). Sağlıkta sanat terapisi kullanımı: Literatür taraması.  Sağlık ve Sosyal Refah Araştırmaları Dergisi, 2(2), 12-21.
Çelikbaş, E., Ö., (2019). Dışavurumcu sanat terapisi. Safran Kültür ve Turizm Araştırmaları  Dergisi, 2 (1), 20-37.
Demir, V. (2016). Sanat terapisi teknikleri kullanılarak yapılan grup çalışmasının bireylerin  aleksitimi düzeylerine etkileri. Sanatla Terapi ve Yaratıcılık Kongresi’nde sunulan bildiri.
Demir, V. (2018). Sanatla terapi programının bireylerin kaygı, sosyal kaygı ve sağlık kaygısı  düzeyleri üzerine etkisi. Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi, 1(2), 223-234.
Demir, V., Demir, A. (2018). Sanatla terapi programı ve etkileşim grubu uygulamasının ruhsal  belirti düzeyleri üzerindeki etkisi. Türkiye Bütüncül Psikoterapi Dergisi, 1(2), 97-120.
Filiz, Ş. (2016). Sanat terapisinin felsefi boyutları. Mediterranean Journal of Humanities 1(1), 169-183.
Göktepe, A.K. (2014). Dışavurumcu sanat terapinin üniversite öğrencilerinde akış durumu ve  psikolojik iyi oluş üzerindeki etkisi. [Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi], Üsküdar  Üniversitesi.
Kafes, A.Y. (2021). Depresyon ve anksiyete bozuklukları üzerine bir bakış. Uluslararası  Psikolojik Danışma ve Rehberlik Araştırmaları Dergisi, 3 (1), 186-194.
Kaygı. (2020). Türk Dil Kurumu: Güncel Türkç̧e Sözlük içinde, Eriş̧im adresi: https://sozluk.gov.tr/?kelime=kaygı

Malchiodi, C. A., (1998). The art therapy Source Book. Mc Graw Hill-NTC, New York.
Özcan, H. (2012). Sanat terapi çalışmasının kanser hastası çocukların yaşam kalitesi üzerindeki  etkisinin incelenmesi. [Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi], İstanbul Üniversitesi.
Paçacıoğlu, P. (2004). Anxiety platform: Anxiety; about and around which it seeks to recognize      (Doctoral dissertation).
Pifalo, T. (2002). Pulling out the thorns: Art therapy with sexually abused children and  adolescents. Journal of the American Art Therapy Association, 19(1), 12-22.
Rappaport, L. (2009). Focusing-oriented art therapy: Accessing the body’s wisdom and  creative intelligence. London: Jessica Kingsley Publishers.
Roy, D., Tripathy, S., Kar, S. K., Sharma, N., Verma, S. K., & Kaushal, V.(2020). Study of knowledge, attitude, anxiety & perceived mental healthcare need in Indian population during COVID-19 pandemic. Asian journal of psychiatry, 51, 102083.
Röhricht, F., Gerken, S., Stupiggia, M., & Valstar, J. (2013). Clinical roundup: selected    treatment options for anxiety. Alternative and Complementary Therapies, 19(6), 337-343.
Sarandöl, A., Akkaya, C., Eracar, N., Kırlı, S. (2013). Şizofreni hastaları ve yakınlarıyla yapılan  sanatla terapinin hastalık berlirtileri, bireysel ve toplumsal beceriler üzerine etkisi.  Anadolu Psikiyatri Dergisi, 14, 333-339.
Slayton, C.S., D-Acher, J., Kaplan, F. (2010). Outcome studies on the efficacy of art therapy: a  review of findings. Journal of American Art Therapy Association, 27 (3), 108- 118.
Winnicott, D.W. (1971). Playing and reality.London: Tavistock Publications.

 

Martı Kitabından Nina Karakterinin İncelenmesi

Anton Çekhov’un Martı Kitabından Nina Karakterinin, Varoluşcu Perspektifinden incelenmesi

 

 

BİR MARTI GİBİ ÖZGÜR, ANLAMLI VE ÖLÜMLÜ

Nina taşra kasabasında çiftlik sahibi olan zengin bir ailenin kızıdır. Nina küçük yaşlardayken annesini kaybeder. Annesi tüm mal varlığını babasına bırakmıştır. Babası eşinin vefatından bir süre sonra tekrar evlenir. Nina yaşadığı olumsuzluklara rağmen yaşama sevincini kaybetmeyen, enerjisini her daim yüksek tutmaya çalışan bir kadındır ve hayaline giden yolda karşılaşacağı engellerden habersizdir. Tek dileği, ünlü bir aktrist olmak olan Nina’nın bu hayali üvey annesi ve babası tarafından desteklenmez. Üvey annesi sadece hayallerine giden yolu engelleyen bir kadın değildi aynı zamanda Nina’yı oldukça kıskanan biriydi.

Nina hayallerine ulaşabilmek için ailesi tarafından yasaklanan Sorin’lerin çiftliğine sık sık gidiyordu. Bir süre sonra aşk yaşayacağı Treplevi’nin yönettiği oyunlarda oyunculuk yapmaya başlayan Nina, aktrist Arkadina’ya ve yazar olan Trigorin’e büyük hayranlık besliyordu. Treplev Nina’ya aşıktır ve bir ilişkileri olur lakin Treplev’in temsil sonrası başarısızlığa uğraması Nina’yı Trigorine yakınlaştırır. Bir süre sonra Nina, Trigorine aşık olur.

Nina babasını kaybettikten sonra babası bütün mal varlığını üvey annesinin üzerine yaptığı için bir anda kendini beş parasız bulur ve asıl hikâye baskı altında kalan hayallerinin önünde engel kalmadığı zaman başlar.

Nina zamanla istediği şöhrete ulaşmak, şehir hayatını deneyimlemek için umutlarının peşinden Moskova’ya gider. Trigorin ile yasak aşk yaşamaya başlar ve bu ilişkinin sonucunda hamile kalır. Bu macerada çocuğu ölür ve iki yılın sonunda Nina taşra kasabasına geri döner. Geri döndüğü memleketinde tekrar Treplev ile karşılaşır…

 

Özgürlük ve Sorumluluk

Sartre’ye göre sorumluluk, yazarlık anlamına gelir. Sorumluluğun farkında olmak kişinin kendi özünü, kaderini, hayat durumunu, duygularını ve hatta acı çekişini yarattığının farkında olmaktır. Nina hayallerini ailesinin baskısı altında büyüten bir kadındır. Bu yüzden özgür olmanın sorumluluğunu, esaret altında hissettiği için bir süre yönetemez. Yapmak istediklerinin sorumluluğunu almaya hazır olduğunu düşünse de bir süre bu eylemlerini gizli tutar.

Nina hayallerine giden yola önce Treplev ile çıkar; Treplev’in ailesi, Nina’nın ailesine göre çok daha geniş ve rahat bir yapıdadır. Yaşadığı kalıpların yarattığı güven ortamından sıyrılıp yeni yolların, yeni kalıpların getireceği ihtimalleri yaşamaya hazır hale gelmesinde Treplev’in yaşantısının bir etkisi olabilir. Nina’nın arzularına, hayallerine giden yola ulaşmasının en kolay yolu Treplev ile bir ilişki yaşaması oluyor. Treplev iyi bir yazardır ve onun oyunlarında oynamak Nina’yı olmak istediği “Gerçek” oyuncu yapabilir. Burada Varoluşçu açıdan baktığımızda Nina’nın Treplev ile bir ilişki yaşayarak kendi kaderi uğruna bir seçim yaptığını görüyoruz.

Bir temsil sırasında Treplev başarısız oluyor ve Nina hayranlık duyduğu başka bir adama yani Trigorine yöneliyor. Burada da görüyoruz ki, Nina bir bakıma kendini yaratmaya, arzuladığı hayatın özgürlüğünü yaşamaya çalışırken Treplev ile olan ilişkisinin sorumluluğunu alamıyor.

Sartre, insanın kendi özünü oluşturmada özgür olduğunu ve onun sorumluluğunu taşıması gerektiğini savunur. Sartre der ki; “Kişi sadece kendi hayatından sorumlu değildir.” Ona göre bunun aksi bir durum kötü niyet ya da insanın kendini aldatmasıdır. Nina’nın hayatında bu durumu Treplev’i ilk başarısızlığında bırakmasıyla görebiliriz. Nina, onu hayaline götürebilecek en büyük etken olduğunu artık düşünmediği Treplev’i bırakarak ona dair taşıdığı sorumluluktan feragat edip kendi hayatının sorumluluğuna odaklanıyor. Böylelikle ilişkinin doğurabileceği sonuçların sorumluluklarından kaçıyor ve kendiyle ilgili ihtimalleri özgürce değerlendirmeye çalışıyor.

Nina’nın yaşamını yönlendirme sorumluluğunu alarak kendine uygun olanı seçmek için hayallerinin peşinden gidebilmek adına oyunculuğa devam etmesi, onu Moskova’ya götürür. Trigorin ile aşk yaşayan Nina hamile kalıp çocuk sahibi olduğunda aradan geçen iki yılın sonunda evladını kaybetmesi onda büyük bir hayal kırıklığı ve hüzün yaratıyor. Bu durumu Nina kadar derininin de hissetmeyen Trigorin eski ilişkilerine döndüğünde, Nina’nın fırlatılmışlık etkisine kapılmasının ardından hayatının anlamlarını tekrar gözden geçirme süreci başlıyor…

 

Anlamsızlık 

 

Neden yaşıyoruz?” 

“Varoluşumuzun ve hayatımızın bir anlamı var mı?” 

“Her şey ölüyorsa hiçbir şey kalıcı ve sonsuz değilse, anlamdan söz etmek mümkün müdür?”

Varoluşçu Terapistlerin çoğu insanların bir anlama sahip olarak dünyaya geldiğini söyler. Victor Frankl, her insanın yaşamının anlamının kendine özgü olduğunu, bununda zor bir arayış sonunda kaçınılmaz acıyı yaşayarak bulunabildiğini belirtmektedir. Bu cümleyi Nina’nın hayatında şu şekilde görebiliriz; hayalleri uğruna büyük bir adım atması ve taşındığı şehirde aslında her şeyin düşündüğü gibi olmadığını görmesiyle onun için dönüm noktası olacak hayal kırıklıklarıyla yüzleşiyor. Tıpkı Yalom’un ifade ettiği gibi insan yaşamındaki anlamı ancak zor bir arayışın sonunda elde edebilir.

Bazı insanlar acılarını ve onların getirebileceği yasları yaşamaktansa hemen ders çıkarmaya çalışırlar ve orada anlama saplanma gerçekleşir. Nina’nın durumunda da hayal kırıklıklarının getirdiği bir anlama saplanma görülür. Tıpkı aşkının nişanesi olarak gördüğü çocuğunu yitirmesiyle aynı zamanda sahip çıktığı aşkının gerçekliğini sorgular. Her insan var olur ve var olduktan sonra kendilerine özgür bir anlam bulmaya çalışır. Nina bu yaşadıklarının sonucunda anlam bulma deneyimine bir açıklık getirir ve taşraya dönmeye karar verir.

Ölüm

 

Varoluşçu bakış açısıyla çalışıldığında felsefi bir tema olarak ölüm büyük öneme sahiptir. Bu çerçevede, ölüm aslında yaşamı düzenleyen şeydir diyebiliriz çünkü her şeyin gerçekleştiği zemin ve insan yaşamının en son noktasıdır. Sartre’ye göre; İnsanın kendisinin farkına varabilmesi için, sınır durumuna, yani ölümle karşı karşıya gelmesi gerekir.

Treplev, Nina’yı ölüm sahnelerini çok iyi oynayabilen ve çok iyi bağırabilen bir aktrist olarak tanımlar. Nina annesini ilk kaybettiğinde gerçek dünyada kendini mutlu ve coşkulu gösteren bir kadındır ve ileri de gerçek hayatta bastırdığı bu duygularını sadece sahnede yansıtabilen bir aktrist olarak karşımıza çıkmaktadır. Yani hikayenin başlangıcında kitapta bir genç kızın annesini kaybetmesine rağmen “coşkulu ve mutlu bir karakter” olarak tanımlanması ve bu konudaki duygularının ele alınmaması dikkat çekiyordu fakat hikayenin ilerisinde görüyoruz ki dikkat çekici olan bir diğer nokta Treplev’in Nina’nın sadece “ölüm” sahnelerini çok iyi oynayabildiğini söylemesi. Bu durum ölüm konusuyla ele alınabilir. Ölüm, Varoluşun anlamlandırılmasında ve otantik bir varoluş ortaya konmasında kilit bir role sahiptir. Ölümle yüzleşip bu gerçeklik ile yaşamayı öğrenebileceğimiz gibi kaçarak hiç yüzleşmemeyi de tercih edebiliriz tıpkı Nina’nın başlangıçta annesinin ölüm gerçekliğinden kaçıp bu durumla gerçek hayatta değil de sahnede yüzleşmeyi tercih seçmesi gibi.

Nina son sahnesinde, yaşadığı tüm hayal kırıklıkları, korkularından sonra (çocuğunun kaybı, aşkın getirdiği sorunlar, sahnede kendine olan güveninin azalması) bulunduğu mevcut durumda kendini nasıl hissettiğini anlatır; “Şimdi gerçek bir aktrisim, zevk duyarak, coşkuyla oynuyorum; kendimden geçiyorum sahnede ve çok güzel olduğumu hissediyorum… Burda olduğum şu günlerde yürüyorum hep, yürüyor ve düşünüyorum… İçimdeki bir gücün gelişip büyüdüğünü hissediyorum gitgide” diyen Nina, burada bir çok duygudan sonra, kendini izole ettiği bir süreçte “kendini onaylamayı, kabulü araştırmaya” başladığı bir sürece girer.

Son olarak Nina “Yazmışız ya da sahnede oynamışız, fark etmez, anlıyorum ki bizim bu işlerde başta gelen şey parıltı, şöhret filan gibi benim hayal ettiklerim değil, sabredebilme yeteneğidir” diye bir cümle kurar. Burada anlamın sonlu olduğunu görebiliriz, Nina’nın anlam bulmak amacıyla gösterdiği çabaların, bir anlamsızlık sonucunda hayatını yeniden inşa etme raddesine geldiğini ve yeni anlamsızlık anlarının yeni anlamlara götürmek üzere olduğunu anlayabiliriz. Rollo May’in de dediği gibi; “İnsanlar geçmişte öğrendikleriyle, geleceği şekillendirebilecekleri için geçmişlerini suçladıkları gibi geleceği suçlamamayı da öğrenirler.”

Ölüm, esasında her gün ufak ufak yaptığımız bir şeydir. Yaşamak ölmektir.  Sonluluk ve geçicilik kabul edilmelidir.

Heidegger.

 

 

Kaynakça

Çehov, A. P. (2010). Martı. (E. Altay, Trad.) Bilge Kültür Sanat.

May, R. (Aralık, 2012). Varoluşun Keşfi. (A. Babacan, Çev.) İstanbul : Okuyan Us .

Solomon, R. C. (Ağustos 2020). Akılcılıktan Varoluşçuluğa Varoluşçular ve 19. Yüzyıldaki Kökleri. (R. Kuldaşlı, Çev.) İstanbul: Türkiye İş Bankası.

Yalom, I. D. (Mart, 2018). Varoluşçu Psikoterapi (Vol. 1). (Z. Babayiğit, Çev.) İstanbul: Pegasus.