Travma Sonrası Stres Bozukluğu

Travma Sonrası Stres Bozukluğu Nedir?

Travma, yaşanılan bir ölüm veya ölüm tehdidinin bulunduğu, fiziksel veya yaşamsal bütünlüğe yönelik bir tehdidin yer aldığı, ciddi yaralanma ile sonuçlanan, kişinin kendisinin yaşamış olabileceği gibi kendisi için önemli bir bireyin başına geldiği öğrenilen veya şahit olunan
olağanüstü sayılabilen olaylar niteliğinde tanımlanmaktadır.

Travmatik durumların olağanüstü olması yalnızca beklenmedik anlarda gerçekleşmesi değil aynı zamanda hayati varlığı sürdürmede uyum sağlamaya yarayan baş etme becerilerini de kesintiye uğratmasıdır.

Travma sonrası stres bozukluğu olarak bilinen TSSB, örselenme sonrası gerginlik bozukluğu olarak da literatür de yer almaktadır.

Travma sonrası stres bozukluğu (TSSB), Amerikan Psikiyatri Birliği’nin tanımlamasına göre yaşanılan olumsuz bir olay sonucunda meydana gelen, kaçınma davranışları gözlenen, olumsuz duygusal ve bilişsel değişlikler ile birlikte ürkme ve uyarılma durumlarının artması olarak
tanımlanan, bir aydan fazla süregelen klinik bir olgudur.

TSSB Belirtileri Nelerdir?

Travma sonrası yaşanan belirtiler kapsamında ilk büyük semptom olarak gözlemlenen evre aşırı uyarılmışlık halidir.

Kişinin aşırı uyarılması, her an travmatik olayın yeniden yaşanmasına ilişkin devamlı tetikte olma durumudur.

Bu şekilde kişinin kendini koruma sistemi sürekli olarak teyakkuz içerisindedir. Bu tür kişilerde uykuya dalma evreleri diğer insanlara oranla daha uzun sürmektedir. Ayrıca diğerlerine göre sese karşı çok fazla hassas ve sürekli olarak tetikte olduklarından, gece boyunca daha sık uyanmaktadırlar.

Gerçekleşen travma sonucunda yeniden yaşantılar ile birlikte fizyolojik, duygusal ve davranışsal sonuçlar görülmektedir.

TSSB’nin belirtileri kişiden kişiye farklılık gösterebilir, ancak yaygın belirtiler şunları içerebilir:

  1. Kabuslar ve Korkular: Travmatik olaylarla ilgili tekrarlayan kabuslar ve korkular.
  2. İzlerken Rahatsızlık: Travmatik olayın aniden hatırlanması veya belirli uyarıcılara tepki verilmesi durumunda rahatsızlık.
  3. Kaçınma Davranışları: Travmatik olayla ilişkilendirilen yerler, kişiler veya aktivitelerden kaçınma.
  4. Duygusal Sorunlar: Şiddetli kaygı, öfke, suçluluk veya duygu durumu dalgalanmaları.
  5. Dikkat ve Uyku Sorunları: Dikkat eksikliği, konsantrasyon zorluğu ve uyku sorunları.

TSSB’nin Nedenleri Nelerdir?

TSSB’nin nedenleri karmaşık ve çok çeşitli olabilir. Travmatik olaylar, TSSB riskini artırabilir, ancak herkes bu tür olaylara maruz kaldığında TSSB geliştirmez. Genetik yatkınlık, kişisel geçmiş, destek sistemleri ve travma sonrası nasıl başa çıkıldığı gibi faktörler TSSB riskini etkileyebilir.

Fiziksel ya da cinsel saldırı yaşayanlar, savaş gazileri, çocuklar, istismara uğrayanlar, kaza ya da bir felaket yaşayanlar gibi pek çok kişide belirtiler görülebilir. TSSB’nin diğer nedenleri şu şekilde sıralanabilir: Travmanın şiddetine göre, yaşanan stresli deneyimler, anksiyete ya da depresyon gibi ailede görülen kalıtsal zihinsel sağlık riskleri, kişilerin kalıtsal ve karakter özellikleri, beynin, strese tepki olarak vücudun salgıladığı hormonları ve kimyasalları düzenleme şekli, travmayı yoğun ve uzun süreli yaşama, çocukluk çağında yaşanan istismarlar gibi yaşamın erken döneminde farklı travmatik olaylar yaşamış olma, ilk müdahale ekipleri ya da askeri personel gibi travmatik olaylara maruz kalma…

TSSB Nasıl Tedavi Edilir?

 Psikoterapi : Psikoterapi, TSSB semptomlarının yönetilmesinde temel bir tedavi yaklaşımıdır. Bilişsel davranışçı terapi (BDT), TSSB semptomlarını      tanımada ve değiştirmede etkili olabilir. BDT, kişinin düşünce kalıplarını tanımasına, travmatik deneyimlerle başa çıkma becerilerini geliştirmesine ve    olumsuz duygusal reaksiyonlarını azaltmasına yardımcı olur. Ayrıca, göz hareketleriyle duyarsızlaştırma ve yeniden işleme (EMDR) terapisi de TSSB  semptomlarını hafifletmek için son yıllarda oldukça etkili bir terapi seçeneğidir. EMDR, travmatik hatıraları işlemede görsel ve kinestetik uyarıları                     kullanır.

  • Grup terapisi, benzer travmatik olaylar yaşayanları, yargılayıcı olmayan rahat bir ortamda deneyimlerini, duygularını, düşüncelerini ve tepkilerini paylaşmaya teşvik eder. Grupta bulunan diğer üyeler, kişilerin birçok insanın aynı tepkiyi verdiğini ya da aynı duyguları hissettiğini görmesini sağlar.

İlaç Tedavisi: TSSB semptomlarını hafifletmek için bazı durumlarda ilaç tedavisi de önerilebilir. Antidepresanlar ve anksiyolitikler, özellikle depresyon, anksiyete ve uykusuzluk gibi TSSB semptomlarını hafifletmeye yardımcı olabilir. Seçilen ilaçlar, semptomların türüne ve şiddetine bağlı olarak bir psikiyatrist tarafından reçete edilir ve düzenli olarak takip edilir.

 

 

 

 

İnstagram’dan Takip Edebilirsiniz : psk.verdanilyenilmez

 

Bilişsel Davranışçı Terapi Nedir?

Bilişsel Davranışçı Terapi Nedir?

Bilişsel davranışçı terapi bir psikoterapi türüdür. İnsan davranışı ve duygulanımını inceleyen psikolojik modellerden yararlanılarak geliştirilmiştir.

Bilimsel bir zemin üzerine kurulu olup birçok psikiyatrik bozukluk ve geniş bir sorun alanında etkili olduğu kanıtlanmış bir tedavi yaklaşımıdır.

Davranış tedavileri, genel bir tanımla öğrenme ilkelerinin davranış bozukluklarının analiz ve tedavilerine sistematik bir biçimde uygulanışı olarak tanımlanabilir. Davranış tedavileri doğrudan uyumsuz davranışlar üzerine odaklanır. Davranışçı tedavide bireye tedavinin mantığı aktarılıp, kaygı verici durumlarla karşılaştığında kaçmak yerine, kaygıyla başa çıkmak konusunda ne tür yöntemler uygulayabileceği aktarılır.

Bilişsel teoriye göreyse çocukluk çağındaki deneyimler öğrenme yoluyla bazı temel düşünce, sayıltı ve inanç sistemlerinin oluşmasına neden olur. Bu temel düşünce ve inançlar „şema“ olarak adlandırılır. Bu şemalar katı düşünce kalıpları olup, yaşamın daha ileri dönemlerinde bireylerin kendileri ve yaşadıkları dünyaya ilişkin algılarını biçimlendirmekte kullanılır. Psikiyatrik bozukluklar, bireyin bilinçli olarak farkında olmadığı bu olumsuz kalıpların içeriğindeki temel düşünceleri destekleyen bir yaşam olayının ardından gelişir.

Tedavide danışan kişi ile terapist çeşitli sorunları belirlemek ve anlamak için, iyileşmeyi hedef alan bir işbirliği içinde düşünce, duygu ve davranışlar arasındaki ilişkiler konusunda çalışırlar. Bu yaklaşım genellikle “şimdi ve burada” üzerine, yani o anda güncel olarak kişide sıkıntı yaratan sorunlar üzerine odaklanır. Çeşitli hastalıkların yaşamı kısıtlayan etkileri hastayla birlikte saptanır. Bireyin hastalığı nedeniyle yapamadığı çeşitli aktiviteler tedavideki hedefler olarak belirlenir ve tedavi sonunda hastalığın yaşam alanlarında oluşturduğu kısıtlanmalar ortadan kaldırılarak yaşam kalitesinin iyileştirilmesi amaçlanır.

Kişinin öz kaynaklarını kullanarak sıkıntı yaratan durumlarla başa çıkabilmesine yardımcı olacak becerileri kazandırmak asıl hedeftir. Terapist ve danışanın birlikte çalışarak saptadığı hedeflere ulaşmak ve “değişim” yaratabilmek için seanslar sırasında öğrenilenler seanslar arasında uygulamaya geçirilir. Seans içinde terapistten öğrenilen bilginin beceriye dönüştürülebilmesi için uygulamada “ev ödevleri” ya da egzersizlerden faydalanılır.
Özetle bilişsel davranışçı terapi sıkıntı yaratan belirtileri hedef alan, sıkıntıyı azaltmayı, düşünce biçimlerini yeniden gözden geçirmeyi ve sorun çözmede yardımcı olacak yeni stratejiler öğretmeyi amaçlayan etkililiğini araştırmalarla gösterilmiş bir psikoterapi türüdür.

Bilişsel davranışçı terapilerde terapist ve danışan birlikte danışanın sorunu hakkında ortak bir fikir edinerek sorunu birlikte anlamaya, mevcut sorunun danışanın düşünce, duygu ve davranışlarını ve gün içindeki işlevlerini nasıl etkilediğini belirlemeye çalışırlar.

Danışanın kişisel sorunlarının anlaşılmasını izleyerek terapist ve danışan bir sonraki aşamada tedavi hedefleri belirleyip bir tedavi planı oluştururlar. Terapinin amacı danışanın sorunlarını çözmekte halen kullandığı baş etme yöntemlerinden daha yararlı olabilecek yeni çözümler üretebilmesini sağlamaktır. Bunu izleyerek, danışanın terapi seansları içinde öğrendiklerini terapi seansları arasındaki süreç içinde de uygulaması istenir.

Pratik bir takım zorunlu durumlar bir yana bırakıldığında (belli bir süreyle terapiye gelebilme imkanı gibi) terapinin ne kadar süreceği terapistle danışan tarafından birlikte belirlenir. Genellikle 2-3 seanstan sonra ilk seanslarda ortaya konulan amaçlara ne kadar sürede ulaşılabileceği konusunda terapistin bir fikri oluşabilir. Bazı danışanlar için 6-10 görüşme gibi çok kısa bir süre yeterli olabilir. Daha uzun süreli çözüm gerektiren kişilik bozuklukları gibi durumlarda danışanlar aylarca hatta bir yılı geçen bir süre boyunca terapiye devam etmek durumunda kalabilirler. Danışanla başlangıçta, çok ağır bir kriz durumu söz konusu değilse haftada bir kez görüşülür. Kişi kendini daha iyi hissetmeye başlar başlamaz seansların aralığı açılmaya başlar önce 15 günde bir daha sonra üç haftada bire doğru görüşmeler kademeli olarak seyrekleştirilir. Bu henüz terapide iken öğrenilen becerilerin gündelik hayat içinde uygulanarak denenmesi şansını verir. Terapi sona erdikten 3, 6 ve 12 ay sonra birer güçlendirme seansı yapılır.

Bilişsel davranışçı terapi ile birlikte ilaç tedavisinin birlikte yürümesi mümkündür. İlaç kullanılması gerektiğini düşündüğü durumda terapistiniz bu durumu size söyleyerek durumun avantajlarını ve dezavantajlarını sizinle tartışacaktır. Birçok durum hiç ilaç kullanmadan tedavi edilebileceği gibi sadece ilaç kullanımıyla geçen sorunlar söz konusu olabilir. Her iki tedavi türünün de etkili olduğu durumlarda tercih danışmaya gelen kişiye bağlıdır. Bazı durumlar genellikle iki tedavinin birlikte kullanımına daha iyi cevap verir.

Bilişsel davranışçı terapinin çocuk ve ergenlerde kullanımı da oldukça iyi sonuçlar vermiştir. Genellikle depresyon, anksiyete bozuklukları, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, enürezis noktürna, travma ve travma sonrası stres bozukluğuyla ilişkili semptomların tedavisinde kullanılır.

Bu terapi türünün etkililiğini gösteren bilimsel veriler mevcuttur. Bu veriler bilişsel davranışçı terapinin aşağıda sayılan sık görülen psikiyatrik bozuklukların tedavisinde etkili olduğunu göstermiş ve bilişsel davranışçı terapi bu bozuklukların tedavisini konu alan pek çok kılavuzda etkili bir tedavi yöntemi olarak yer almıştır:

  • Anksiyete bozuklukları
  • Obsesif kompulsif bozukluk
  • Panik bozukluk
  • Hipokondriyazis
  • Travma sonrası stres bozukluğu
  • Yaygın anksiyete bozukluğu
  • Depresyon
  • Cinsel işlev bozuklukları
  • Çift tedavileri ve aile terapileri
  • Alkol ve madde kötüye kullanımı
  • Yeme bozuklukları
  • Somatoform bozukluklar
  • Sosyal fobi
  • Özgül fobiler
  • Tik gibi çeşitli davranış problemleri
  • Yeme bozuklukları
  • Ayrıca KDT’nin aşağıda yer alan diğer durumlarda da tedaviye katkı sağladığı gösterilmiştir:
  • Şizofreni
  • İki uçlu bozukluk (Bipolar bozukluk)
  • Öfke kontrolü
  • Kişilik bozuklukları
  • Ağrı kontrolü
  • Çeşitli sağlık sorunlarına uyum sağlama
  • Uyku bozuklukları

Özgül Öğrenme Güçlüğü

Özgül Öğrenme Güçlüğü Nedir?

Öğrenme kavramı, kişinin bir bilgiyi algılama, zihinde organize ederek tutma ve yeri gelince kullanma yetisi olarak tanımlanmaktadır.

Öğrenmek, akla ilk etapta okul gibi akademik ortamlarda gerçekleşen bir süreç gelse; hayatın sosyal ilişkiler, duygular, benlik bilinci gibi alanlarında da rol oynar.

Özgül öğrenme güçlüğü, normal ya da normal üstü zekaya sahip ve herhangi bir duyusal kusur ya da hasar taşımayan bireylerin özellikle okul ortamında akademik başarılarının akranlarına kıyasla düşük olmaları durumunda akla gelebilecek olasılıklardan biridir. Çocuk okuma, yazma, dinleme, matematik gibi spesifik bir alanda zorluk yaşıyorsa, bu özgül öğrenme güçlüğünün bir göstergesi olabilir. Özgül öğrenme güçlüğü, genetik ve çevresel faktörlerden kaynaklandığı varsayılan, nörobiyolojik temelli bir durumdur. Çoğunlukla ilkokul çağında tanı konmaktadır ve toplumda sıklıkla görülmektedir.

Özgül öğrenme bozukluğu, bireylerin zeka düzeyi ve aldığı eğitim göz önünde bulundurulduğunda, okuma, yazılı anlatım ve/veya matematik seviyelerinin beklenin önemli derecede altında olmasıyla tanısı konulan bir bozukluktur. Özgül öğrenme bozukluğu kendini okuma bozukluğu (disleksi), yazılı anlatım bozukluğu, matematik bozukluğu şeklinde gösterebilir.  Özgül öğrenme bozukluğu birçok ülke ve disiplinde farklı terimlerle ifade edilmektedir. Bunlar arasında en sık kullanılanı “okuma güçlüğü” anlamına gelen “disleksi”dir.

Belirtiler

  • Okul başarısızlığı; Zorluk yaşadıkları alan veya alanlarda akademik başarısızlık. Okumayı sökememe, yavaş ve hatalı okuma, yazı hataları ve yazının bozukluğu, matematik becerilerde güçlükler, sık görülen belirtilerdir.
  • Zeka Düzeyi; Normal sınırlarda veya normalin üzerindedir.
  • Aktivite düzeyi; Genelde hiperaktif olabilirler. Nadiren az ve yavaş hareket etme görülebilir.
  • Dikkat sorunları; Dikkatleri hemen dağılabilir. Konsantrasyon güçlüğü çekerler. Dikkatlerini gerekli sürelerde çalışılan konu üzerinde toplamakta zorlanırlar.
  • Koordinasyon güçlüğü; Motor koordinasyonları zayıftır. El-göz koordinasyonuna dayalı işlerde başarısızdırlar.
  • Görsel algı sorunları; Görsel ayrıştırma yetenekleri zayıftır. Harf karıştırır ters yazarlar.
  • Görsel figür-zemin ayırt etme güçlüğü yaşarlar. Harf, kelime, satır atlarlar.
  • Görsel hafızaları zayıftır. Uzaklık derinlik boyut algıları zayıftır.
  • İşitsel algı sorunları; İşittikleri bazı harfleri karıştırırlar (f-v, b-m). İşitsel kavrama yetersizdir. Yönergeleri unutur. Dinlemiyor gibi görünürler.
  • İşitsel figür-zemin ayırt etmede güçlük çekerler. İşitsel hafızaları zayıftır.
  • Artikülasyon sorunları ve kendilerini ifadede yetersizlik gösterebilirler.
  • Zaman algısında sorunlar; Zamanı karıştırırlar. Dün-bugün önce-sonra kavramlarını öğrenmede zorlanırlar. Saati zor öğrenirler.
  • Sosyal ve duygusal sorunlar; Okuldaki başarısızlık, ders çalışma ve öğrenme motivasyonunu olumsuz yönde etkiler. Başarısızlık duygusu, özgüvenin düşmesine neden olabilir.

Özgül Öğrenme Güçlüğü Nasıl Tedavi Edilir?

  • Öğrenme için bir destek planı geliştirmek ve uygulamak, tedavinin temel amacıdır. Bu aşamada çocuğun yetersiz olduğu alanlar kadar, güçlü ve becerili olduğu alanları, ilgileri, davranışları da dikkate alınmalı ve çocuğa uygun bir tedavi programı belirlenmelidir.
  • Bireysel eğitim programları (zorlandığı alanlara yönelik bire bir eğitim desteği), destek yaklaşımları ve yöntemler (bilgisayar destekli uygulamalar gibi), yardımcı öğrenme yaklaşımları (eşli okuma, akran öğretmenliği gibi) ve okul desteği (ek ders, sınıfta oturma düzeni, müfredat ve sınavlarda kolaylaştırma gibi) tedavinin temel basamaklarını oluşturmaktadır.
  • Özgül öğrenme bozukluğu olan çocuklarda, diğer ruhsal sorunların da sıklıkla görülebileceği (dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, konuşma bozukluğu, diğer duygusal ve davranışsal sorunlar gibi) unutulmamalı, çocuk ve ergen psikiyatri değerlendirme ve takipleri sürdürülmelidir. Eşlik eden diğer sorunların tedavileri de ihmal edilmemelidir

Özgül öğrenme bozuklukları ilaçla tedavi edilebilen rahatsızlıklar değildir. Ancak özgül öğrenme bozukluğunun sebep olduğu akademik başarısızlık sosyal ilişkilerinin zarar görmesine sebep olabilir. Öğrenme bozukluğu konusunda verilen desteğe ek olarak bu konularda da destek almak gerekebilir.

Kaygı bozukluğu, depresyon gibi sorunlar varsa o sorunlara yönelik ilaç tedavisi düzenlenir.
Öğrenme güçlüğü çeşitlerine yönelik ilaç tedavisi yoktur. Yapılan müdahaleler ile zorluk çekilen alanlardaki becerilerin iyileştirilmesi sağlanır.
Özel öğrenme güçlüğü tanısı konmuş çocuklar için eğitimler uygulanır. Çocukla beraber aileye de eğitim verilmelidir.
Psiko-eğitsel bakımdan ele alınıp aile-okul işbirliği ile bu süreç desteklenmelidir. Okul programı takip edilmeli ve öğrenme kolaylığı için çalışma planı yapılmalıdır.

 

 

 

Madde Bağımlılığı Olan Kişilerin Kişiler Arası İlişkilerinde Duygu Düzenleme Stratejileri

İçindekiler

 

ŞEKİL LİSTESİ. i

ÖZET. ii

GİRİŞ. 1

  1. MADDE BAĞIMLILIĞI 3

1.1.      Bağımlılığın Tanımı 3

1.2.      Madde Bağımlılığının Tanımı 4

1.3.      Madde Bağımlığının Tanı Kriterleri 4

1.4.      Madde Kullanımı ve Bağımlılık Süreci 7

1.5.      Madde Bağımlılığının Yaygınlığı 10

1.6.      Madde Bağımlılığının Nedenleri 11

  1. KİŞİLER ARASI İLİŞKİLER.. 15

2.1.      Kişiler Arası İlişkilerin Tanımı 16

2.2.      Kişiler Arası İlişkilerde İletişim.. 17

2.2.1.       Kişiler Arası İletişimin Öğeleri 19

2.3.      Kişiler Arası İlişkiler ile İlgili Kuramlar 21

2.4.      Madde Bağımlılığı Olan Bireylerde Kişiler Arası İlişkiler 23

  1. DUYGU DÜZENLEME STRATEJİLERİ. 26

3.1.      Duygu Düzenleme. 26

3.2.      Duygu Düzenleme ve Psikopatoloji 29

3.3.      Bilişsel Esnekliğin Duygu Düzenleme Üzerindeki Etkisi 30

3.4.      Madde Bağımlısı Olan Kişilerin Duygu Düzenleme ve Başa Çıkma Tutumları 32

3.4.1.       Uyarlanabilir ve Uyumsuz Duygu Düzenleme Stratejileri 33

3.5.      Duygu Düzenleme Stratejileri ile Psikopatoloji Arasındaki İlişki Hakkında Yapılan Çalışmalardan Örnekler 34

3.5.1.       Madde Bağımlılığı Olan Bireylerin Hangi Duygu Düzenleme Stratejileri Kullandığına Dair Yapılan Çalışmaların Sonuçları 36

SONUÇ.. 38

KAYNAKLAR.. 40

İNTERNET KAYNAĞI. 57

 

 

 

 

 

Şekil Listesi

Şekil 1 Bağımlılık Oluşma Aşaması 7

Şekil 2 Madde Bağımlılığı Süreci 10

Şekil 3 Madde Bağımlılığında Etken Role Sahip Olan Faktörler. 14

 Özet

Bireyin kullanmaya devam ettiği maddeleri çok kez bırakma uğraşına rağmen madde kullanımına devam etmesi, düzenli olarak kullandığı maddelerin dozlarını arttırıyor olması, madde kullanımını bıraktığı süreçlerde yoksunluk belirtilerin meydana gelmesi, zararlarının farkında olmasına rağmen madde alınımının sürdürülmesi, vaktinin önemli bir kısmını yine madde temin etmekle geçirmesi bireylerde madde bağımlılığının gerçekleştiğinin bir göstergesidir. Bağımlılık oluşumuna etkileyen pek çok faktör vardır, bunuların kimi kalıtımsal kimi ise çevresel faktörlerdir. Yani maddeye bağımlılık ve maddeyi kötüye kullanma durumu kişilik dinamiklerinin de kalıtım, biyokimsal, aile yapısı, kültürel ve çevresel etkenler ile kombinasyon oluşturmasından kaynaklanmaktadır.

Maddeye bağımlı olan kişiler, içinde yaşadığı toplumdan kendisini uzaklaştırarak kendisine benzeyen madde tüketen kişiler ile beraber  olmayı seçmektedirler, toplumdaki bireylerin madde tüketiminden ötürü madde kullananları ötekileştirip diğeri sınıfına koymaları, kişilerin sosyal fonksiyonlarını tam şekilde gerçekleştirememesine sebebiyet vermekte buna ek olarak o bireyleri bazı negatif psiko-sosyal etkilere maruz bırakmaktadırlar. Bu etkiler bireyde güven azalması, depresyona girme durumu, yetersiz olma hissi, çaresiz olma duygusu, toplumdan soyutlanmışlık hissi ve yalnız olma durumuna benzer problemlere sebebiyet vermektedir. Kişinin tecrübe ettiği bu sorunlar, toplum tarafından kabullenilmemesine dolayısıyla çözümü tekrardan alkol ve madde kullanmasına itebilmektedir.

Yapılan bu çalışmanın amacı madde kullanımının bağımlılığa dönüşme süreci, bağımlılığın tanımı, yaygınlığı, nedenleriyle birlikte maddeye bağımlı olan bireylerin kişiler arası ilişkilerde iletişim kurarken yaşadıkları süreçler ve duygu düzenleme stratejileri olarak hangilerini kullandıkları hakkında araştırma yapmaktır.

Araştırmanın amacına yönelik verilerin toplanmasında, “madde bağımlılığı (drug addiction)”, “maadeyi kötüye kullanma (substance abuse)”, “kişiler arası ilişkiler (interpersonal relations)”, “duygu düzenleme stratejileri (emotion regulation strategies)” anahtar kelimeleri SCOPUS, MENDELEY, PUBMED, YÖK Tez, Google Akademik, DergiPark, Science Direct gibi veri tabanlarında aratılmıştır. Bunlara ek olarak kitap, sempozyum gibi çeşitli kaynaklardan da yararlanılmıştır.

Yapılan araştırmalar sonunda madde bağımlılığı olan kişilerin kişiler arası ilişkilerde duygu düzenleme stratejileri olarak kullandıkları yeniden değerlendirme, kaçınma ve ruminasyon stratejiler ile madde bağımlılığı arasında zayıf da olsa anlamlı ilişkili olduğu bulunmuştur.

Anahtar Kelimeler: madde bağımlılığı, maddeyi kötüye kullanma, kişiler arası ilişkiler, duygu düzenleme stratejileri.

 

 

 

 

GİRİŞ

 

İnsanoğlu bireysel ve  gelişmeye yönelik zaman aşamalarında git gide fazlalaşan tek başınalık ve ayrılık süreçlerine girmektedir ve kendisini sosyal toplum tarafından kabul ettirme noktasında problem yaşayıp yalnız kalan birey, anksiyetesini azaltmak niyetiyle pek çok farklı savunma mekanizması geliştirir. Ebeveynden ayrılma, toplum tarafından yalnız bırakılma, sevgiden yoksun bırakılmanın yarattığı anksiyete, bağımlılık etkisi olan maddelerin  alınımını kolaylaştırmakta olup kişiler hayat ile bu şekilde başa çıkmaya çalışmaktadır (Ögel, 2001, s.101). Bireylerin maruz kaldığı problemlere çözüm bulabilmesi ve problemler ile başa çıkabilmesi için uygun olan düşünce ve davranışa sahip olmayı gerektirmektedir. Problemleri çözmek adına madde kullanmayı tercih etme, bireyleri uygun düşünebilme, duyma ve tutumlardan uzaklaştırmaktadır. Bağımlılık etkisi bulunan maddelerin bireylerin hayat tarzına dönüşmesi, yine bireyin çaresiz hissetmesine sebebiyet verip, madde alınımını artışına neden olur. Daha sonralarda ise madde kullanma, sebep olduğu problemler ile “başa çıkma” mekanizması olarak algılanır (Sağkal, 2005). Bu süreç kişiler arası ilişkileri de etkiler.

Kişiler arası ilişkilerde iletişim,  birey yaşamında önemli bir alana sahiptir. Kişinin rutin hayatında kurduğu ilişkiler tarafından etkilenmesi ve diğerleri ile kurduğu ilişkileri, iletişim yetenekleri bağlamında kişilerin hayat kalitesini belirleyebilmektedir. Kişinin kurduğu ilişkilerde nasıl bir tutum gösterdiği, kişinin kendi benliğine ve diğerlerine karşı oluşan algıları, yaşamın pek çok kısmında etkili olmak, kişinin mutlu ve üretken kişi olması açısından önemli role sahiptir (Yılmaz, 2003, s.1), bu süreçte kişilerin duygu düzenleme stratejilerini kullandıkları görülmektedir. Duygu düzenleme stratejileri, çevreden gelen isteklere uygun cevap vermek için kişilerin duygularını bilinçli ve bilinçsiz şeklinde değiştirdiği aşamalar olarak kavramsallaştırılmıştır (Bargh, Williams, 2007; Campbell-Sills ve Barlow, 2007; Cole ve ark., 2004). İnsanlar, duygusal tecrübelerinin ya da duygularını hatırlatan deneyimlerinin türünü veya şiddetini değiştirebilmek için duygu düzenleyici stratejileri kullanmaya yönelirler (Diamond ve Aspinwal, 2003).

 

 

 

Çalışmanın  Konusu

Bu çalışmanın konusu madde bağımlılığı olan bireylerde, kişiler arası ilişkilerde iletişim kurarken yaşadıkları süreçler ve duygu düzenleme stratejilerinden hangilerini kullanmayı tercih ettiğini  stratejiler hakkında bilgi vermektir.

Çalışmanı Amacı

Yapılan bu çalışmanın amacı madde kullanımının bağımlılığa dönüşme süreci, bağımlılığın tanımı, yaygınlığı, nedenleriyle birlikte maddeye bağımlı olan bireylerin kişiler arası ilişkilerde iletişim kurarken yaşadıkları süreçler ve duygu düzenleme stratejileri olarak hangilerini kullandıkları hakkında araştırma yapmaktır.

Çalışmanın Önemi

Dünya genelinde artan madde kullanım bozuklukları sosyal, psikolojik, biyolojik ve ekonomik boyutlara sahip olan halk sağlığı problemidir. Zarar verici madde kullanımına dürtüsel ve kompülsif bağlanma sonucuyla beliren bu bağımlılık, alınan önlemlere karşın global olarak artarak küreselleşmektedir. Madde bağımlılıklarında kişiler arası ilişkiler tedavi süreçlerinde önemli bir yer kaplamaktadır. Madde bağımlısı olan bireylerin kişiler arası ilişkilerde hangi duygu düzenleme stratejilerini kullanıyor olduklarını öğrenmek ve bunları aktarmak ileriki çalışmalarda tedavi için bu bilgilerin faydalı olabileceği açısından oldukça önemlidir.

 

 

1. MADDE BAĞIMLILIĞI

1.1.Bağımlılığın Tanımı

Bağımlılığın tanımı Amerikan Psikiyatri Derneği tarafından yayınlanan Ruhsal Bozukluklar Tanı Ölçütleri Başvuru El Kitaplarından I.’sinde (DSM I) “sosyopatik kişilik düzensizliği” olarak ve II.’sinde (DSM II) “kişisel bozuklukları ve bazı diğer psikotik olmayan mental bozukluklar” olarak yapılmıştır. Bu şekilde yapılan tanımlamalar, bağımlılık evvelinde tek tip kişilik yapısının tanımlanmasında yetersiz kaldığı tespit edilmiş, geçmiş ve geleceğe yönelik yapılan çalışmaların neticesi ile değiştirilmiştir (Verheul, 2001). Kişilik bozukluklarının semptomlarından birisi olarak değerlendirilen bağımlılık DSM III’te madde kullanım bozuklukları, klinik belirti şeklinde değerlendirilerek kişilik bozukluklarından çıkartılmıştır (Morgenstern, Langenbucher, Labouvie ve ark., 1997). Psikolojik ve Fizyolojik bağımlılıkların ayrışımının arasındaki sınırları belirleyen tanısal sınıflandırma sistemi bağımlılığın teşhis edilebilmesi için bir tanımlama yapar ve bunlara ek olarak DSM IV ile birlikte DSM III’te var olan fiziksel bağımlılık kriterleri geniş hale getirilir. Böylece hem fizyolojik, hem davranışsal hem de bilişsel semptomlar bağımlılık tanımında ölçü olacak şekilde güncellenmiştir (Ceylan ve Türkcan, 2003).

Ruhsal Bozukluklar Tanı Ölçütleri Başvuru El Kitaplarından IV.’sü  (DSM IV) ile Hastalıkların ve Sağlık Sorunların Uluslararası Sınıflandırma Sistemi-10 (ICD) bağımlılık teşhisinde yoksunluk ve tolerans semptomlarının var olma durumunun mecburi olup olmadığı hakkında farklılık göstermiştir, ilaveten DSM V’le beraber bağımlılık yalnızca psikolojik bağımlılık durumlarında kullanılmasının daha uygun olduğunu ve başka maddeyle alakalı sorunlarda ise “madde kullanım bozuklukları” ifadesinin uygun olduğu bildirilmiş ve madde bağımlılığı ifadesi daha geniş işlenerek, madde kullanmaya ilişkin hissedilen güçlü istek kriteri ilave edilmektedir. Bu kriterlere kişilik örüntüleri, aile geçmişi, maddenin farklı kullanım biçimleri ve majör depresyonla ilişkili durumlarına göre puan verilmesi, hesaplamalar yapılması ve kavramın madde kullanım bozuklukları şeklinde güncellenmesi amaçlanmıştır (DSM, 2013).

1.2.Madde Bağımlılığının Tanımı

Ögel madde bağımlılığını “Bireyin kullanmakta olduğu maddeyi defalarca bırakma çabasına rağmen madde kullanmayı bırakamaması, devamlı olarak madde miktarını arttırması, madde almayı durdurduğunda yoksunluk sendromlarının belirmesi, zarar verdiğini fark etmesine rağmen kullanmaya devam etmesi, vaktinin önemli derecede büyük kısmını maddeyi temin etmekle harcamasıyla tanımlanan bir durumdur” şeklinde tanımlamaktadır (Ögel, 2011). Kişide bağımlılık oluşmasına etken olan, kimyasal içerikli bileşenlere sahip farklı farklı pek çok madde mevcuttur ve bu kimyasalların ortak özellikleri santral sinir sistemini etkileyerek orada önemli derecede zarara neden olmaktadır (Ögel, 2002). Bu konuyla alakalı sıkça yapılan hatalı yoruma değinmenin faydalı olacağı düşünülmektedir. Topluluk arasında, televizyon-radyo-gazete ve dergi gibi basın yayında, bunların haricinde bazı bilimsel makalelerde madde bağımlılığının “uyuşturucu bağımlılığı” şeklinde geçtiği görülmektedir. Uzbay bu terminolojinin hem bilimsel yayınlarda hem de gündelik yaşamda kullanmanın iki açıdan sakıncası olduğunu söylemektedir. Bunlardan ilki, bağımlılık yapan maddelerin bireylerin deneyimlemeye başladığı ilk zamanlarda çeşitlerine ve kullanılan miktara göre uyuşturucu etki değil de uyarıcı etkiye sahip olması ve yüksek doz alımında sinir sistemini uyuşturan etkiler meydana gelmektedir. Bu yüzden doğrusu ilk başta uyuşturucu etkisi yokken yani uyarıcı etkileri sebebiyle bu ürünlerin kötüye kullanılması yine bu maddeleri uyarıcı değil de uyuşturucu şeklinde ifade edilmesi bilimsel açıdan hatalı bir yaklaşımdır. Bir diğeri ise “uyuşturucu bağımlılığı” ifadesinin amfetamin ve kokain gibi uyarıcı etkisi olan ürünlerin bağımlılığa sebep olmayacağı izlenimi vermektedir ve uyarıcı ürünleri deneyimlemede kararsızlık yaşayan bireyleri yanıltmak için kullanılmaktadır (Uzbay, 2009).

1.3.Madde Bağımlığının Tanı Kriterleri

Maddeyi kötüye kullanma ve maddeye bağımlılık kategorileri DSM V’te birleştirilmiştir ve bu iki kategoriye ait tanı ölçütleri “madde kullanım bozuklukları” başlığı altında yazılmıştır (Güleç ve ark., 2015). Doğal ya da yapay yollar ile elde edilen, farklı yollar ile vücut içerisine alınan, uyarıcı veya uyuşturucu etkiye sahip ve madde bozukluğuna sebep olan maddelerin bir kısmı şunlardır: morfin ve türevleri, alkol, yatıştırıcı özelliği olan maddeler, halüsinojen etkiye sahip maddeler, inhalan etkiye sahip maddeler, kokain, amfetamin, tütün ürünleri, hiptonik, kanabis ve anksiyolitikler gibi maddelerdir. Bu maddelerin herhangi birisinin uyuşturucu şeklinde değerlendirilmesi için bazı şartlar vardır. Bu şartları şu şekilde sıralayabiliriz:

  1. Bu maddelerin dünya genelinde yapılan anlaşmalar tarafınca belirlenmiş ve bildirilmiş olması,
  2. Belirlenen ve bildirilmiş olan bu maddenin zehirleyici tesirinin olması,
  3. Zamanla daha fazla miktarda kullanılması için ihtiyaç hissedilmesi,
  4. Kullanılmaya devam ettikçe kişide psikolojik, fiziki veya iki biçimde de bağımlılığa sebep olması, bırakıldığı durumda ise kişide bir takım yoksunluk ibarelerinin belirmesi gerekmektedir (Gökler ve Koçak, 2008).

DSM V’te var olan tanı ölçütlerine göre bağımlılığın bir beyin sendromu olduğu söyleyebilmek için kişinin bir sene süre zarfı içinde aşağı kısımda bahsedilen durumlar içerisinden en az iki tanesini gösteriyor olması şarttır (Pak, 2018).

  1. İstenilenden daha da fazla miktarda ya da sürede kullanımın olması,
  2. Bu maddeyi/maddeleri bırakabilmek ya da kontrollü kullanım için istek ya da netice vermeyen uğraşlar,
  3. Maddeyi temin etmek, kullanabilmek ya da tesirlerinden kurtulabilmek için lazım olan etkinliklere oldukça fazla süre verme,
  4. Maddeyi kullanmak için oldukça fazla istekli olma ya da kendini buna bu duruma zorlanmış hissetme,
  5. Tekrarlayan madde kullanım neticesinde bireyin kendi sorumluluklarını yerine getirememesi,
  6. Negatif etkileri olmasına karşın bireyin kullanmayı sürdürmesi
  7. Kullanımdan ötürü rutin programların yapılmaması ya da azaltılması,
  8. Tehlikeli olması mümkün olan durumlarda bile kullanmayı sürdürme,
  9. Negatif fiziksel ya da psikolojik belirtilerin biliniyor olmasına rağmen kullanımın devam etmesi,
  10. Maddeye karşı kişide toleransın gelişmesi,
  11. İstenilen etkilerin yaşanması için artan madde kullanım ihtiyacı,
  12. Aynı dozda ve devamlı madde kullanımının neticesinde etkinin azalmış olma durumu,
  13. Kişide yoksunluk ibarelerinin belirmiş olması.

Kişinin kendisini daha fazla iyi hissedebilmek, performansını veya haz duygusunu arttırabilmek niyetiyle direk beyne etki yapan uyarıcı veya uyuşturucu etkisi olan madde tüketimi bağımlılık durumunun başlanması anlamına gelmektedir (Kring ve ark., 2015). Milyarlarca sinir hücresine sahip olan ve iletişim santrali olan beyin optimum seviyede hazza sebep olan dopamin nörokimyasalını üretmektedir, fakat madde tüketildiğinde beynin bu nörokimyasalı üretmesi büyük oranda artış gösterir bununla birlikte reseptörelerin tamamı devreye girer (Mutlu, 2018), bireyin maddeyi kullandığındaki rahatlamışlık hissinin ve zindelik hissinin sebebi budur. Lakin madde tesiri bittiğinde dopamin reseptörleri devre dışı kalacağından kişinin psikolojik durumu madde tüketiminden önceki durumuna nazaran kötüleşir, benzer etkiyi yaşamak adına devamlı olarak maddenin miktarının arttırılması gerekmektedir (Tarhan ve Nurmendov, 2011).

Bağımlı yapabilen maddelerin belirli bir müddet kullanılması hem insanlarda hem de deney hayvanlarında bağımlılık yapabilmektedir ve gelişen bu bağımlılıklar ruhsal veya fiziksel özellikte olabilmektedir. Bağımlıkların çeşitli alt gruplarda kategorileştirerek bir bağımlılık türünün diğer bağımlılık türüne nazaran tedavi edilme durumunun daha kolay olabileceğini savunmak bilimsel açıdan yanlış bir tutumdur.  Kimi maddeleri kullanan bireylerde bağımlılık niteliklerinden birinden biri gözlenebilirken, kimi maddeler ile her ikisinin bir arada, benzer ya da farklı şiddetlerde gözlemlenebilmesi olasıdır. Bu 2 kavram aynı süre zarfında bağımlılık oluşumunun ve yerleşme aşamalarını da tanımlamaktadır (Uzbay, 2009a; Uzbay, 2009b). Bağımlılık oluşma aşaması  Şekil 1’de gösterilmiştir.

Şekil 1 Bağımlılık Oluşma Aşaması

(Kaynak: Uzbay, 2009)

1.4.Madde Kullanımı ve Bağımlılık Süreci

Madde kullanma ve maddeye bağımlı olma süreci insan davranışlarının dayanağını araştıran felsefe ve biyoloji alanlarının ortak paydasında fiziksel ve ruhsal ıstıraptan kaçış, zevk verici tercihlere yöneliyor olmak, meraklarını gidermek gibi etkenler vardır. Günümüzde kişi, hızlıca ilerleyen günlük yaşamında kaçınılması mümkün olmayacak şekilde maruz kaldığı stresten ötürü kendisinden hızlıca ve zor olmayacak şekilde uzaklaşmak ister (Şenel, 2003) ve bu uzaklaşma için araç olarak karakterize edilebilecek birden fazla etken teknoloji ile beraber çeşitlenmiştir ve bununla beraber ulaşmak da kolaylaşmıştır. Anksiyeteyi azaltan ve rahatlama hissi gibi özelliklerden ötürü farklı ürünler de bu etkenlerin içerisinde yer almaktadır. Dönemimize has sayılmayacak kadar eski bir geçmişi olan psikotrop maddeler dönemin ihtiyacına göre şekillenmiştir. Kişinin anlam arayışının fazlaca baskın olduğu bu dönemde halüsinojen maddelerden yardım beklenmektedir. Performans ve hızın mühim olduğu 21. Yüzyılın başlarına göz atıldığında bu beklentileri yerine getiren/karşılayan ürünler tercih edilmişken daha eski dönemlerde yani soğuk savaş senelerinde kişilerin acılarını gideren opioid kullandıkları görülmektedir, dolayısıyla tüketilen bu maddelerin toplumun gereksinimleri hakkında bilgi verdiği söylenebilir (İnternet kaynağı).

Madde bağımlılığına doğru ilerleyen aşama, ulaşımı kolay ve legal sayılan tütün tüketimi ile başlayıp sonrasında alkol tüketimiyle devam eder. Tütün ve alkol tüketiminin sonra tehlikesinin daha minimal olduğu düşünülen farklı maddeleri deneyimleme süreci gelir. Bağımlılık ve madde kullanımının 4 farlı ilerleyiş sürecinin olduğu düşünülmektedir. Birinci evre maddelerin denenme ve araştırılması kısmıdır ve çoğunlukla bir madde dört-beş kereden fazla tüketilmez. Birinci evre:

  1. Deneysel Kullanım; bireyin kendisini sınamak, denmek ve merakını giderebilme amacıyla kullandığı durum,
  2. Sosyal Kullanım; bireyin kendi sosyal çevresinden onaylanma amacıyla kullanımı,
  3. Boşluk duygusu, yabancılık hissi ve yalnızlaşma gibi problemlerden uzaklaşmak amacıyla kullanım biçimlerinde farklılıklar görülebilir.

Bedendeki etkilerinin araştırıldığı, duygusal dalgalanmalara odaklanıldığı bu aşamada madde tüketiminin söylenen derecede korkutmadığının ve kontrol altında tutulabilindiğinin ispatlanması amaçlanmaktadır ve bu ilk aşamada birey deneyimden uzaklaşabilir, ikince evreye de geçebilir (Dilbaz ve ark., 2013; s.28).

İkinci evrede bu maddelerin tüketimiyle deneyimlenmiş duygusal deneyimlerini sürdürebilmek amacıyla madde tüketimini devam ettirir, bu durum sosyal içicilik şeklinde ifade edilir ve bu evreden sonra daima üçüncü aşamaya geçiş olabilir, geçiş olmasa dahi bu risk oldukça yüksektir (Dilbaz ve ark., 2013; s.28).

Üçüncü evre alışkanlık evresi olarak ifade edilen maddelerin kötüye kullanıldığı evredir, bundan sonra madde tüketimi bireyin acıdan uzaklaşma, eğlenme/eğlence için çoğunlukla ilk seçenektir. Madde tüketimi sonucunda gerginliklerin ortadan kalkması ile ödül mekanizması uyarılır böylelikle beyinde pozitif pekiştireç etkisi oluşur (Uzbay, 2009). Birey madde kullanmayı bıraktığında onun yerine farklı şeyleri koymakta zorluklar yaşaması söz konusudur, çünkü tüketilen maddeye karşı şiddetli şekilde özlem duyar ve maddeyi aşerir ve bu maddeye psikolojik olarak bağımlılık geliştiğinin bir göstergesidir. Maddeyi kullanmayı sürdürmek ya da madde kullanımını durdurmak bireyin tercihidir, bu evre bağımlılığın başlangıcı olarak ifade edilir (Dilbaz ve ark., 2013; s.29).

Dördüncü evre bağımlılık aşamasıdır, bireyin beyninde ve iç organlarında fonksiyonel olarak bozulmalar olur. Birey tolerans seyri olarak ifade edilen, “normalleşmek amacıyla maddeyi kullanmak” mecburiyetindedir ve kullanılmadığı zaman kişide yoksunluk hissettirir, krizlerin yaşanmasına sebep olur, hem psikolojik bağımlılık hem fizyolojik bağımlılık gelişmiş olur (Uzbay, 2009; s. 34-36). Bu krizler madde almaya karşı olumsuz pekiştireç etkisi yapar, madde alıp almamak bundan sonra bireyin tercihinden çıkmış ve kişi buna mecbur hale gelmiştir. Bireysel çabalarla bırakma çalışmaları çoğunlukla başarılı olmamaktadır (Dilbaz ve ark., 2013; s.29). Bağımlı olan bireylerin önemli derecede büyük kısmı genellikle kontrol altına alınabileceği düşüncesi ile madde alımına başlarlar ama ne yazık ki fark edilemeden bağımlılık gelişir. Bireyde madde alımı 3 farklı biçimde devam edebilmektedir; aynı miktar ve aynı sıklıkta madde alımı, madde alımı azaltılarak kesimi sağlanabilir veya madde alım sıklıkları ve dozları yükseltilerek başka maddelere geçme durumunun gözlenmesi mümkündür (Dilbaz ve ark., 2013; s.29). Bağımlılık gelişme sürati maddeyi kullanan bireyin ve kullanılan maddenin özelliklerine ek olarak maddeyi kullanım sıklığı ve kullanım biçimine bağlı olarak değişmektedir (Şekil 2).

Şekil 2 Madde Bağımlılığı Süreci

(Başyiğit, 2021)

1.5.Madde Bağımlılığının Yaygınlığı

Dünya genelinde artan madde kullanım bozuklukları sosyal, psikolojik, biyolojik ve ekonomik boyutlara sahip olan halk sağlığı problemidir. Zarar verici madde kullanımına dürtüsel ve kompülsif bağlanma sonucuyla beliren bu bağımlılık, alınan önlemlere karşın global olarak artmakta küreselleşmektedir. Son beş yılda alınan verilere bakıldığında, birleşmiş Milletler tarafından 2018 yılında hazırlanan Dünya Uyuşturucu raporunda, dünyada otuz bir milyon kişinin madde bağımlısının bulunduğunu ve bu kişilerin %5,6’sının yasadışı uyuşturucu etkiye sahip maddeler kullandıklarının farkında olmadıklarını ve uyuşturucu madde kullanımından ötürü bir yılda yaklaşık olarak iki yüz bin kişinin hayatını kaybettiği kaydedilmiştir (UNODC, 2018).

Türkiye Bağımlılık Risk Profili ve Ruh Sağlığı Haritası Sonuç Raporuna (TURBAHAR 2019) göre Türkiye örnekleminde 24438 kişinin katıldığı bu çalışmada katılımcılara esrar, bali, bonzai, ekstazi, eroin, kokain, metamfetamin, morfin ve tiner gibi bağımlılık yapıcı maddeler arasında nadir de olsa kullanmaya devam ettikleri bağımlılık yapıcı maddeler sorulmuş, katılımcıların %93’ü hiçbir madde kullanmıyorken % 4,5’inin tek tip madde kullandıkları, % 2.5’inin ise birden fazla tip madde kullandıkları kaydedilmiştir. Cinsiyete göre madde kullanım oranlarına bakıldığında kadınların %3,6’sının, erkeklerin ise %10,4’ünün madde kullandıkları ve madde kullanımı için en riskli grup olarak 24-29 yaş arasında olan ve erkek katılımcı grubu olduğu kaydedilmiştir. Bu çalışmada tek tip madde kullanımın en fazla olduğu bölgeler %11,9’luk oranla Aydın-Denizli-Muğla, %6,6’lık oranla Adana- Mersin ve %6’lık oranla Gaziantep–Adıyaman-Kilis bölgesi olduğuna ulaşılmıştır. Çok tipte madde kullanımın en fazla olduğu bölgeler %5,7’lik oranla Aydın-Denizli-Muğla, %4,8’lik oranla Bursa-Eskişehir-Bilecik ve %4,4’lül oranla İstanbul bölgesi olduğu bulunmuştur (Ünübol ve Hızlı Sayar, 2019).

1.6.Madde Bağımlılığının Nedenleri

Kişi, aile yapısı, sosyal çevresi ve uyuşturucu etkiye sahip madde gibi bileşenler bağımlılık oluşumunda etkendir ve bileşenlerin kendi aralarında oluşan negatif etkileşimi kişinin uyarıcı maddeyi kullanmaya devam etme riskini beslemektedir. Fakat yalnızca bu risklerin kişiyi madde kullanmaya sevk ettiğini söylemek yeterli olmaz, duruma sebep olan riskler ile koruyucu/önleyici etkenlerin yetersiz olması veya koruyucu/önleyici etkenlerin olmamasıdır. Literatürde var olan bir çok araştırmada ruh sağlığı yerinde olma (Bilici ve ark., 2012), aile ile olumlu ve güçlü bağların olması (Polat, 2015), akademideki başarı düzeyinin normal seviyede olması ve eğitimi sürdürme motivasyonu (Uzun ve Kelleci, 2018), uyuşturucu etkiye sahip olan madde kullanımı ile alakalı bilincin fazla olması (Köse ve ark., 2017), boş vakitlerde oluşturulmuş programlara katılma (Ertüzün ve ark., 2016) gibi önleyici/koruyucu etkenlerin madde bağımlılığı riskini düşürdüğüne ilişkin sonuçlar bulunmaktadır.  Ve önleyici/koruyucu etkenlerin yetersiz olduğu veyahut olmadığı zamanlarda, faklı bir deyişle sağlıklı fonksiyonları olmayan ailelerde ait olma ve bağlı olma duygularından uzakta büyümüş, destek verici eğitim ortamı ve yaşıt arkadaş ilişkilerinin olmaması, uyuşturucu madde kullanımını normal hale getiren sosyal ortama maruz kalma, kişilik özelliklerinin zorlayıcı olmasına benzer birden fazla faktör madde kullanma ve maddeye bağımlılık riskini yükseltmektedir (Ögel, 2002).

Bağımlılık hakkında birden çok teori ve model bulunmakla beraber (DiClemente, 2016) şimdilerde madde bağımlılığının nedenlerini genel itibariyle tükenmişlik biyopsikososyal modele dayandırılmaktadır. Bağımlılık ile alakalı risk etkenleri sosyal hizmet müdahaleleri bakımından ekolojik sistem yaklaşımı baza alınarak değerlendirilmiştir (Griffiths, 2005). Bağımlılığı psikolojik, sosyal faktörler ve biyolojik faktörlerin birleşimi ekseninde açıklayan biyopsikososyal modele göre; psikolojik ve biyolojik bakımdan kaygının yüksek olması, düşük benlik imajına sahip olmak, depresyon hali, duygularda değişkenliklerin olması, dürtüselliğin olması, strese karşı toleransların düşük olması ve hayal kırıklıkları gibi bireysel özelliklerin olması, genetik ve psikolojik rahatsızlıklar etkili olmaktadır; sosyal faktörler bakımından ise kişinin ve sahip olduğu ailenin sosyoekonomik düzeylerinin düşük olması, yaşadığı çevredeki kişilerin madde kullanımını onaylaması ve bu maddelere ulaşımın basit ve kolay olması, riskli bir yaşıt grubundan oluşan kültürde olma gibi faktörler uyuşturucu etkeni olan madde kullanma riskini oluşturmaktır. Bağımlılıkta kalıtım faktörlerinin %30 etkiye, geri kalan tüm çevresel etkenlerin ise %70 etkiye sahip olduğu Amerikan Ulusal Uyuşturucu Bağımlılığı Enstitüsü tarafından vurgulanmıştır (Borsos, 2009), böylelikle maddeye bağımlılık ve maddeyi kötüye kullanma durumu kişilik dinamiklerinin de kalıtım, biyokimsal, aile yapısı, kültürel ve çevresel etkenler ile kombinasyon oluşturmasından kaynaklanmaktadır (Straussner, 2004).

Sosyal Hizmet Müdahaleleri açısından ekolojik sistem yaklaşımı olarak değerlendirmede; küçük alanda/iç düzeyde kişi ve ailesinden, orta düzeyde yaşıtlarının olduğu grup, okudukları okullar, yaşadıkları mahalleler gibi yakın olan sosyal çevrelerde ve daha geniş düzeylerde işsiz olma durumu, yetersizlikler, yoksulluklar ve belki de politikalardan kaynak alan risk etkenlerinden etkilendiği görülmektedir (Polat, 2014). Aile ortamlarının sağlıklı olmamasının kişiyi mühim şekilde önleyici/koruyucu etkenlerinden yoksun bırakmaktadır. Günşen-İçli’ nin 2009 da yaptığı çalışmada örneklemi sokakta yaşamakta olan ve %24,9’unun uyuşturucu madde tüketen çocuklar oluşturmaktadır. Bu araştırmada ailelerin eğitim seviyelerinin düşük olması, yine ailede işsizlik durumunun fazla yaşanıyor olması, çocuk sayısının bakılabilecek çocuk sayısından oldukça çok olması, yapılan iç göçler ve bu göçlere bağlı olarak uyum problemlerinin yaşanması, aile içinde şiddetin yaşanıyor olması ve çocuğun kendi ailesi tarafından istismar edilmesi ve ihmal edilmesi, ailenin dağılması, gelir dağılımında adaletin olmaması, yoksulluğun yaşanması, sosyal güvenliğin herkesi kapsayamaması gibi faktörlerin çocukları madde kullanım bakımından ve suça yönlenme gibi risk faktörleriyle karşılaştırdığı bildirilmiştir (Günşen-İçli, 2009).

Madde kullanımı gibi yüksek risk taşıyan tutumların başka kişiler ile etkileşimiyle öğrenilebildiği sosyal öğrenme teorisi tarafından vurgulanmaktadır. Literatürde, yaşıtlarının olduğu grup veya olumlu olmayan çevre şartlarının etkileriyle riskli tutumların çocukluğun ilk evrelerinde geliştiği bununla beraber hayat boyunca devam ettiği belirtilmiştir (Shoemaker, 2009). Buna ek olarak göç ile yaşanan işsizlik durumu, yoksul olma ve ekonomik durum zorlukları şehir hayatında kişileri sosyal riskler karşısında korumamaktadır (Erkan ve Erdoğdu, 2006).

Maddeye bağımlılık pek çok açısının olduğu ve birden fazla etkenden etkilenmekte olan oldukça komplike bir beyin hastalığı olarak ifade edilmektedir. Bu bağımlılığa sebep olan etkenler Şekil 3’te mevcuttur, Şekil 3’te görülmekte olduğu gibi bu bağımlılığın pek çok etkenin dahil olmasıyla meydana gelen ya da pek çok etkenden etkilenen komplike bir durumdur ve bu şekilde maddeye bağımlılık hakkında güncel yaklaşım da ifade edilmektedir. Bu kadar komplike olması, madde bağımlılığı sorunun çözülmesini, yani hem ilaçlarla hem de farklı metotlarla etkili bir şekilde tedavisinin yapılmasını çok zorlaştırmaktadır (Uzbay, 2009). Günümüzde yoksunluk belirtilerinden kaçınmanın bağımlılığın devam etmesindeki etkisi açıktır, bununla birlikte odak noktası genelde ilaç bulma çabası üzerinedir. Bu kısımda madde bağımlılığının kesinlikle madde arama tutumuyla ilişkilendirilmiştir. Yoksunluk belirtileri de içinde yer almak üzere pek çok psikolojik, fiziksel ve sosyal hadisenin doğrusu ilaç arama tutumlarına katkı yapmaktadır (Koob, 1992; Stolerman, 1992).

Şekil 3 Madde Bağımlılığında Etken Role Sahip Olan Faktörler

(Uzbay, 2009)

 

 

2.     KİŞİLER ARASI İLİŞKİLER

Kişiler arası ilişkilerin iletişime dayanmaktadır, dolayısıyla sağlıklı iletişimin bireyler için ilişkilerinin anlam dolu, tatmin edici ve derin olmasına olanak tanırken, sağlıklı olmayan iletişimin, anlaşılmama hissiyatı ya da istenilmeyen tek başınalıktan başlayarak daha da derin problemlere doğru ilerleyebilen durumları oluşturabilmektedir. Bir yandan da birçok duygusal ve ruhsal problemin iletişim sorunlarından temel aldığı pek çok psikiyatr  uzmanı aracılığıyla ifade edilmiştir. Bireylerin yalnızca bir seviyede iletişim kurabilmeleri ve kurabildikleri iletişim ile alakalı konuşmaktan kaçınmaları anlaşmazlıklara, anksiyeteye, karamsar olmaya, öfkeli olmaya, stresli olmaya ve tutarsız olmaya sebebiyet vermektedir. Kişi hayatında bu denli öneme sahip iletişim kavramını; duygu, ifade, uzaklık, düşünce, süreç, haber, etki ve temel eğitim yeteneklerine benzer pek çok kavramı kapsayan karışık ve çok yönü bulunan bir aşama özelliği barındırmaktadır (Dökmen, 2004, s.43).

Kişiler arası iletişim aşamalarında en mühim ve göze çarpan bu konudaki becerinin en üst sırasında iletişim becerileri bulunmaktadır, bu beceri var olan süreçle alakalı olması mümkün olan perspektifleri ve tanımlama ifadelerini araştırıp-soruşturmayı ve bulduklarını bütünleştirme çalışmalarını kapsar. İletişim becerisini kazanabilmiş olan kişi, kendine gelen şikayetleri, uyarıları ya da eleştirileri bir yönden değerlendirmek yerine pek çok yönden değerlendirebilme becerisine sahiptir (Özer, 2006, s.65). Kişiler arası iletişimde en mühim faktör, diğer kişiler ile iletişimi iyi kurabilmek adına ilk önce kendi kendimizle daha iyi iletişim kurmamamız gerekmektedir, bu da bireyin benlik bilincinin gelişmesi yönünden de önemlidir. İletişimi iyi olan birey kendi duygu ve düşünceleriyle beraber muhatap olduğu diğer bireylerin davranışlarını realist bir şekilde değerlendirmeye alabilmektedir. Muhatabının farkına varabilen birey, karşısındakinin tutumlarının hangi içsel kaynaklardan geldiğini, deneyimlerinin neler olduğunu anlaması mümkün olur. İletişim berecisi iyi birey, muhatabının beden ifadesi, ses tınısı ve içsel kaynakları hakkında olan izleri hızlıca görebilir ve gördüklerini anlamlandırmaya çalışabilir (Cüceloğlu, 1993, s.67). Böylece kişi, kişiler arası ilişkiler yönünden iletişim yeteneklerini sergileyerek benliğini ifade etmede daha kolay yol alabilir. Dolayısıyla kişinin etrafında bulunan diğerleri ile ilişkilerinin olumlu olacağından, olası bir kişiler arası ilişkiden kaynaklanabilecek negatif duygulardan kolay bir şekilde uzaklaşabilmektedir.

Diğer yandan iletişim yeteneklerini iyi kullanabilme, kişinin kendi yaşamında kontrol etmesi mümkün olan durumları kontrol edebilmesini, diğer kişilerin kendisini kontrol etme eğilimi fark edip engelleyebilmesini, yaşananlara ve diğer kişilere önemli derecede etki bırakabileceğini, kendi mutluluk durumu ve hedefleri doğrultusunda tutumlar geliştirebilmesini bununla birlikte yaşamı hakkında olumlu değişiklikler yapabilmesini sağlamaktadır (Nielsen, 2008, s.21). Bilhassa sanat ve spor gibi altbölümlerde iletişim kurma yeteneğini geliştirmiş olan kişilerin öfke, anksiyete ve stres gibi negatif hislerden kurtularak mutlu olmayı, çalışma azmini ve başarıya ulaşmayı çok zorlanmadan yapabilecekleri söylemek gerekmektedir.

2.1.Kişiler Arası İlişkilerin Tanımı

Kişiler arası ilişkilerin sözlük anlamı “iki veya daha çok kişi arasında gelişen, yakınlıklar ve paylaşımlar seviyelerinde deneyimlenen, paylaşılanların odak noktası olduğu sosyal bağ, yakınlaşma ve ilişki” biçimindedir. Geçmiş kaynaklara bakıldığında kişiler arası ilişkiler birçok farklı şekilde tanımlanmıştır. Kişiler arası ilişkiye; Leary (1957) bir insanın başka bir insana veya insanlara karşı sergiledikleri davranışların bütünü olarak; Plutchik (1997) kişilerin başka bireyler ile ilişkisinde deneyimledikleri duygusal, düşüncesel ve davranışsal tarzları şeklinde, Horowitz (1996) bireyin başka bireylerle geliştirmiş olduğu etkileşim halinde olmasına olanak sağlayacak her çeşit ilişki olarak, Güney (2000, s.300) ise kişiler arası ilişkide ki iletişimi, kaynaklandığı yeri ve amacını bireylerin biçimlendirdiği iletişimler şeklinde ifade ederken, kişiler arası ilişkiyi bahsettiği bu iletişim için bireylerin tercih ettiği yöntemler şeklinde ifade etmiştir. Yapılan tanımlamalara göre kişiler arası ilişkiler ifadesinin iletişime ek olarak duygu-düşünce-davranış bileşenini kapsadığı, karşılılık kavramı ile duygu kavramının esas birimlerini oluşturdukları görünmektedir. Bundan hareketle kişiler arası ilişkiyi şu şekilde tanımlamak mümkündür: “ kişiler arası ilişkiler iki veya daha çok kişin arasında yaşanan, başka başka gereksinimlerden kaynaklanan, tanışık olma halinden samimi olma haline dek farklı yoğunluklu deneyimlenen, ortak duygu etkileşimi ve davranımlardır.” (İmamoğlu, 2021, s.20.).

Kişi bir başkasıyla etkileşim haline geçerken karşı tarafı duygu-düşünce ve davranışlar ile etkilemekle beraber o taraftan da aynı şekilde duygu-düşünce ve davranışlar tarafından etkilenmektedir. Bu etkilenmelerde her iki tarafın süreç ve olaylara göre değişkenlik gösterebildiği, benzer biçimde etkileme ve etkilenmenin duruma bağlı etkenlere göre değişkenlik gösterebildiği hesaba katıldığında kişiler arası ilişkinin incelenmesindeki önem meydana çıkar. İncelemeler yapılırken kişilerin duygu-düşünce ve davranışlarının öteki tarafta var olan başka bireyleri dolaylı ve yahut doğrudan ne şekilde etkileyebildiğini anlamlandırabilme ve açıklayabilme çabaları gösterilmektedir. Leary de (1957) kişiler arası ilişkiler kavramı hakkında inceleme yaparken, kişiler arası davranışında inceleme altına alınması gerektiğini söylemektedir ve Leary kişiler arası davranışın bir kişinin diğer kişiye karşı bilinçli, açık veya temsili tepkilerden oluştuğunu söylemektedir.

2.2.Kişiler Arası İlişkilerde İletişim

Kaynaklarını ve hedeflerini insanların teşkil ettiği iletişim biçimini “kişiler arası iletişim” olarak tanımlanmaktadır. İki taraflı iletişimde olan bireyler, veri/bilgi/işaret oluşturarak, oluşturduklarını da karşılıklı birbirlerine ileterek ve iletilenleri yorumlayıp anlamlandırarak iletişimi devam ettirirler (Dökmen, 2004). Bireyler yaşanan her sürece kendilerini diğer bireylerden ayrı tutan, kendi benliklerinden bir şeyler katarlar. Dolayısıyla, tüm süreçler, tecrübelerin, kişinin bilgisinin ve herkesin biyolojik niteliklerinin sağladığı benzersiz sistem kapsamında yorumlanır, incelenip filtrelenir ve farkına varılır (Doğanay ve Keskin, 2008, s.13). Kişiler arası iletişimlerde bazı amaç ve sonuçlar görülmektedir. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz: istenileni gerçekleştirme, mecburi veya oluşturulmuş ihtiyaçları karşılama, kişinin kendisi ile diğer kişileri tanımlama, herhangi bir sebeple birbirlerini anlayabilme bağlamı oluşturma, ilişkiyi açıklayabilme, olası durumları öncesinden tahmin edip durumu kontrol altına alabilme, kimlik geliştirme, ilişkiyi ifade edebilme ve bağlam kurabilme, ilişkiyi koruyabilme-devam ettirebilme ve gelişmesini sağalabilme, ilişkiyi düzenleyip onarma, pazarlıkla, baskıyla, özveriyle ya da şantaj ile uzlaşımı sağlamak, çatışmayı engellemek veya çatışmayı çözümlemek, ilişkiyi bitirebilmek ya da ilişkiye baştan başlatabilmek, sosyal bilgiler edineme, organizasyonlu bünyelerde devam eden hakimiyet ve mücadele şartlarına farklı seviyelerde ve şekillerde iştirak ederek veya iştirak etmeyerek onaylama ve değiştirme, mali, siyasi ve kültürel üretimlerin ve ilişkinin devam etmesine ve değişebilmesine katılma gibi bir çok aman ve sonuç sunulmaktadır (Erdoğan, 2011). 14

Dökmen’in (2004) aktarımına göre iletişimin kişiler arası iletişim olarak addedile bilinmesinin üç kriteri olması gerekir, bu kriterle şu şekildedir; iletişime dahil olanların belirli yakınlıkta olması (yüz-yüze olmak gibi), iletişime katılan herkesin grupta olan diğer tüm katılımcılarına mesaj iletmeleri ve o katılımcılar tarafından gelen mesajı kabul etmesi, bu mesajların sözel ve sözel olmayan mesajdan oluşması biçiminde sıralanabilmektedir (Tubbs ve Moss, 1974’ten aktaran Dökmen, 2004).

Bireyin hem kendisini hem de etrafını tanıma süreci başladığı zaman ilk ve en derin ilişkide olduğu durumlar kişiler arası olduğu anlardır (Erdoğan, 2002, s.175). samimi ilişkilerin veya kişiler arası ilişkilerin, iki taraflı biçimde kişiler arasında oluşan etkileşimlerin sürecinin bir meyvesidir. İki insanın dost ya da arkadaş olma durumları genellikle birisinin veya ikisinin uyumluluklarından değil de, beraber uyumlu partner olmalarından temellenmektedir (Erözkan, 2009). Kişiler arası iletişimin bireylerin karşılıklı olarak dinleme ve anlama noktasında önemli görme ve farklı olma durumlarından benzerlikleri geliştirebilme becerisidir (Özer, 2006). Buna ek olarak kişiler arası iletişimin ana öğesinin anlatmanın olduğu, bireylerin anlatma davranışlarının iletişim yönünden hedefinin anlaşılmak olduğu iddia edilmiştir (Baltaş ve Baltaş, 2000).

Kişiler arası ilişkide iletişimin sekiz ana maddesi olduğunu iddia eden DeVito, birinci maddenin; kişiler arası iletişimin devamlılık isteyen bir süreç olduğunu ve süreçlerde kaynak ve hedefin birbirleriyle bağımlı durumda olduğunu söylemektedir yani diğer tüm maddelerin algılanabilmesi iletişimin oluşmasını etkiler. İkinci madde bütün ilişkilerde iletişimin kaçınılmaz olduğunu, eylemin hedefe yönelik olması veya olmaması, harekete geçirmeye yönelik olması veya olmaması mühim değildir. Üçüncü madde, kişiler arasında gelişen iletişimin geri alınmasının ve tekrarlanmasının mümkün olmadığıdır, yani o eylemler yaşanıp geçtiğinden ötürü, bireyler ne ifade ettiyse o şekilde kalır, ifade edilenler yalanlanamaz, özelliği değiştirilemez ve bıraktığı etki azaltılamaz. Dördüncü madde, iletişimin kültüre özgü olduğudur, dolayısıyla bütün kültürlerde anlamlar farklılık gösterir. Beşinci madde iletişimin uyma süreci olduğunu ifade eder. Öteki bireylerin sembolleri ne şekilde kullandıklarını ve bu sembollerin neleri ifade ettiğini öğrenme bu iletişimin bir parçası olduğunu söyler. Altıncı madde iletişimin bir dizi noktalama işaretleri olayı olduğunu söyler, yani iletişim davranışının nerelerde başlayacağı ve nerelerde biteceği belirli olmadığını ifade eder. Yedinci madde iletişim davranışında ilişkilerin hem simetrik hem de tamamlayıcı şekilde görülebileceğini söyler. Ve sekizinci madde iletişimin içeriğe ve ilişki kapsamına sahip olabileceğini söyler, bir başka deyişle mesajın içerik kapsamı umulan eylemsel cevapları açıklayabilirken, ilişki kapsamı katılımcıların arasındaki ilişkileri açıklamaktadır (DeVito, 2007). DeVito’ya göre kişiler arası ilişkilerdeki iletişimde olumluluk, açıklık, destekleyicilik, eşitlik ve empati bayağı önemlidir. Tarafla için aynı seviyede anlamlı ve geçerli olmadığı durumda iletişimin gerçekleşemediğini iddia etmektedir.

Tüm kişiler arası rastlaşma türleri değişkenlerin aynı ortama gelmesi ile oluşmaktadır. Bu süreçte yaşanabilecek bozulmalar, bağımlı olan bu süreçlerin birinde meydana gelebilir. Kişiler arası iletişimi hem etkileyebilen hem de çatışmaya neden olan kimi ana unsurlar bireylerin yaşı, cinsiyeti, kişilik özellikleri, fiziksel görünüşleri ile beraber iletişimin kurulduğu durumları ve sosyal bağlamları şekillendiren yapılar, pozisyonlar, eylemsel birikimler, kurallar, kültürler ve fiziki çevreler oldukça önemli faktör olarak ileri sürülmektedir (Dökmen, 2004). Bu da kişiler arası etkileşimlerin nasıl kompleks süreci olduğunu vurgular. Herkes kendisinin merkezde var olduğu bir evrende yaşamını sürdürür ve tüm bireyler tek gerçeğin algısal dünya olduğudur. Dolayısıyla bireyler arasında oluşan tüm çift taraflı iletişimlere en büyük engelleyici unsur kişilerin algılamalarındaki farklılıklardır (Telman ve Ünsal, 2005). Yine bu iletişimi etkileyebilen ve çatışmalar yaşanmasına neden olabilen diğer bir unsur ise duygudur. Duygu bireyin yaşamında önemli derecede yer kaplamaktadır, çünkü dışarıdaki evreni algılayabilme şekilleri ve ona karşı oluşturabileceği cevapları belirler (Yavuzer, 2000).

2.2.1.      Kişiler Arası İletişimin Öğeleri

Buscaglia, bireylerin eylemleriyle birlikte sarf ettikleri kelimeleriyle kendilerini, isteklerini iletmede hevesli ve yeterli olmadıklarında hiç kimsenin diğerinin nasıl biri olduğunu anlamayacaklarını dile getiriyor ve konuşma ile vücut diliyle benliğin anlatılması gerektiğini vurguluyor (Buscaglia, 1991, s.130). “Kişiler Arası Çatışma” isimli  çalışmada Dökmen sarf edilen kelimelerin ve vücut ifadelerinin, ne düşünüldüğünün ve ne hissedildiğinin muhataba bir bütün şeklinde ifade edildiğini söylemektedir, yani kişiler arası iletişimde sözlü ve sözlü olmayan iletişim olacak biçimde iki ana maddeden bahseder (Dökmen, 2004).

2.2.1.1.Sözlü İletişim

Sözel iletişim sözcüklerin ifade edilmesiyle meydana gelen ilişkilerin varoluş koşuludur ve herkesin kolay ve gerçekleştirmesi mümkün olan iletişim biçimi konuşma ve konuşulanların dinlenmesi şeklinde olduğu için günümüzde en çok kullanılan iletişim türü olmaya devam etmektedir (Sarpkaya ve Şekercioğlu, 1997:41). Kişiler arası etkileşimler genelde kelimeler ile gerçeklemektedir. Toplumsal hayatın temeli olan dil, sembolleştirme aşamasıdır ve sembolik kodlar iletişimin temelini oluşturmaktadır. Konuşma eylemi bireye ama dil hem topluma hem de kültüre ait olgudur. Geçmiş dönemlerde hem bireye ait değerler hem kültüre ait değerler, dil yoluyla sonraki nesillere aktarılmıştır (Gürgen, 1997, s.83). Sözlü iletişimi dil ve dil ötesi şeklinde iki gruba ayıran Dökmen, birinci grup olan “dil” için bireylerin duylarını, düşüncelerini ve deneyimlerini kelimeler ile aktarmalarıdır bununla beraber konuşmalarda ve mektuplarda yazılmış olanlarda aynı kapsamda değerlendirilebilmektedir; ikinci grup olan “dil ötesi” unsurları da sese dayalı olmasına rağmen kelimeleri kapsamayan diğer unsurlardır ve sesin özelliğiyle alakalıdır; sesin tonu, hızı, kuvveti, vurgulanan kelimenin hangisi olduğu, duraklamaların nerelerde olduğu ve buna benzer özellikler de bu kategoride sayılabilir. Yani dil ile iletişim için bireylerin “söylediklerinin ne oldukları”, dil ötesi ile iletişim için de “söylenenlerin nasıl ifade edildiği” önem taşımaktadır (Dökmen, 1998, s.27).

2.2.1.2.Sözlü Olmayan İletişim

Sözlü olmayan iletişim; kişiler arasındaki konuşmalar haricindeki vasıtalar ile gerçekleşen iletişim şeklinde ifade edilir (Mutlu, 1998). Sözlü olmayan iletişimin iki fonksiyonundan ilki, konuşan ve onun hali hakkında diğer insanlara bilgi sağlarken, fonksiyonlarından ikincisi etkileşimleri yönetmektedir. Muhatabın üzerinde hakimiyet kurabilmek, onları ikna edebilmek, hoş görülü olmak gibi diğer insanlarla ilişkileri yönlendirmeye olanak verir (Fiske, 1996). Kişiler arası iletişim sağlamadan en önemli rolün sahibi sözlü olmayan iletişimdir. İletilen mesajların %10’luk kısmı sözcükler ile, %30’luk kısmı ses tonuyla ve %60’lık gibi en büyük kısmı beden ve davranışlar ile aktarılmaktadır. Dolayısıyla iletişimde negatiflik oluşturan bedenden gelen mesajların farkına varılıp, bedenle iletişimlerin kontrolünü sağlamak ses tonunda yapılacak düzenlemeler  yardımcı iletişim sağlayabilmede önemlidir (Terakye, 1995, s.57). İnsani ilişkilerde sözlü olmayan iletinin rolü ve gücü unutulmamalıdır (Özer, 2006).

Kelimeleri kullanabilme şekli gibi sesin kullanılması, bakışlar, duruşlar, tutumlar ve kıyafetler aracılıyla da mesajların iletilmesi mümkündür (Altıntaş ve Çamur, 2001, s.40). Kişiler konuşmadıkları için bir şeyler ifade etmediklerini düşünüyor olsalar da aşağıdan yukarıya kadar görünümleri birçok şey söyleyebilir. Sosyal hayatta bireyleri anlamak adına, sözlü olmayan iletişime karşı duyarlı olmak gerekebilir, çünkü sözlü olmayan iletişim muhatabı sarf etmedikleriyle anlamayı kolaylaştırır (Gökçe, 2006, s.52). davranışların kelimelerden daha fazla sesi çıkmaktadır ve sözlü olmayan iletişim hem planlı olabilir hem de plansız olabilir. Her şekilde sözlü olmayan tutumlar, kişinin ne algılayacağını ve karşılık olarak ne vereceğini etkilemektedir (Altıntaş ve Çamur, 2001, s.40). Sözlü iletişimlerin daha doğru anlaşılmasını sağlayan ve pekiştirmeyi sağlayan ses tonu, beden dili, yüzde oluşan ifadeler, mimik ve jestler gibi kişinin gözüne görünenler, kelimelerin ne ifade ettiğini daha hızlı ve anlaşılır bir biçimde ortaya koymaktadır (Gökçe, 2006, s.52).

2.3.Kişiler Arası İlişkiler ile İlgili Kuramlar

Kişiler arası ilişkilerin sınıflandırılması özel olan ve özel olmayan ilişkiler ve yahut yakın ve yüzeysel ilişkiler şeklinde kategorileştirilmiştir. LaFollette (1997), tanışmış olmaktan samimiyet olma haline gelişen kişiler arası ilişkileri bir başta kişisel diğer başta kişisel olmayan ilişkilerin olduğu “devamlılığı olan bir dizi” şeklinde tanımlamıştır ve bu dizinin  üst kısmına yakın tarafı kişisel ilişkiler şeklinde tanımlarken, alt kısmına yakın tarafı kişisel olmayan biçiminde tanımlanmaktadır. Bu kategorilerin oluşturulmasında kişilerin birbirleriyle paylaştıkları ve duygusal yakın olma durumları etken role sahiptir.

Sullivan (1953)’nın kişiler arası ilişkileri kuramsal hale getirmede mühim ölçüde girişim göstermiştir ve daha önceki kuramcıların yaptıklarından ayrı kişilik yapısının kişiler arası ilişkilerin dinamik bir deseni olduğu hakkında görüşünü bildirerek, kişinin diğer kişiler ile ilişki kurma aşamasına geçmeden, etkileşim olabilecek bir alana girmeden var olma durumlarını devam ettiremeyeceklerini öne sürmüştür. Sullivan “personifikasyon” kalıbını kullanmıştır, bu kavram kişinin kendisine ve yahut bir başkasına ilişkin imgesidir. Ve bu kavramı ikiye ayırmıştır; birincisi ödüllendirme etkisi olan kişiler arası deneyimlerden kaynaklanan “iyi ben” kavramıdır, ikincisi ise zorlaştırıcı kişiler arası deneyimlerden kaynaklanan “kötü ben” kavramıdır (Sullivan 1953’ten aktaran Erözkan, 2009). Freud’un kişiliğin gelişimini dönemler halinde incelemesinden sonra bu süreçleri evreler şeklinde inceleyen tek kişi olan Sullivan dünyaya gelme sürecinden ergen olma sürecine kadar olan kısmı altı evrede incelemiştir (15). Bu evreleri şu şekilde sıralayabiliriz: Birinci evre; “Dilden Faydalanma”, ikinci evre; “İnsanlar ile birlikte yaşama”, üçüncü evre; “aynı cinsiyete sahip olduğu bireyler ile yakın ilişki kurma”, dördüncü evre; “farklı cinsiyete sahip olan  bireyler ile yakın ilişki kurma”, beşinci evre; “hedefe yönelik davranış” ve altıncı evre; “olgun yaşayış” tır.

Kişiler arası sorunlar sıklıkla kişinin belli bir tutumu sergilemesiyle bu tutumu sergilemesinin neticelerinden bireyin korkuları arasında olan çatışmaları yansıtmaktadır. Böyle çelişkiler bir ölçüde bireyin bağlanma deneyimlerinden ve kişiler arası ilişkiler hakkındaki tecrübelerine dayanmaktadır. Örnek vermek gerekirse öteki kişilerin geçmiş yaşamlarında tecrübe edinmiş oldukları hayal kırıklıklarına sebep olan kişilere karşı güven duymamaya başlayabilirler ve öteki bireyler ile yakın ilişki kurma noktasında çekingen durabilirler (Bartholomew ve Horowitz, 1991). Evlilik söz konusu olduğunda, bireyin kıymetli olan öteki bireyler ile kuvvetli duygu dolu bağ kurmalarına açıklık getiren Bowlby (1999) dünyaya gelme sürecinden başlayarak, devamlı kullanılmasının neticesinde benlik, diğerleri ve sosyal ilişkiler hususundaki bilgileri organize eden ve değerlendiren, bilişsel yapıların biçimlenme aşamalarından söz eden bağlanma kuramından söz etmemek olası değildir. Yakınlık kurup ve süreci devam ettirmek, sevgi ve güven duyma hislerine kapı aralarken, ilişkilerde olası bir kesintinin olması, çoğu zaman anksiyeteye ve kimi zaman da bireylerde kızgın olmaya veya üzgün olmaya sebebiyet vermektedir (Bowlby, 1999).

2.4.Madde Bağımlılığı Olan Bireylerde Kişiler Arası İlişkiler

Bağımlılık yapma etkisi olan maddelerin tüketilmesi ulus ve ırksal değişiklikleri aşan, tüm halkların karşı karşıya kalmaya mecbur olduğu (Karatay ve Kubilay, 2004) toplum sağlığı problemlerinin en üstünde yer almaktadır (Turhan ve ark., 2011). Başlıca alkol, yasal olmayan madde kullanımı ve tütün tüketimi hem toplumun mortalitesini etkiliyor hem de haddinden fazla mali sorunlara, yoksul olmaya, aile dinamizmlerinin çalkalanmasına bununla beraber sağlıklı kişilerin yetiştirilebilmesinde önemli gayretlerin başarısız olmasına yol açmaktadır (Galea ve ark., 2004). Bağımlılık yapıcı maddeler ve bağımlılık ile mücadelelerin şimdiki zamanda neredeyse tüm devletler için mühim bir şekilde öncelikli olarak ele alınmakta bununla birlikte uyuşturucu maddelerin kişiler, kişilerin yaşadıkları toplumları ve memleketleri üzerinde oluşturabilecek zararın giderilmesi adına çeşitli pek çok tedbirler alınmaktadır (Akgül ve Kaptı, 2010).

Madde bağımlılığını, spesifik rahabilite ve tedavi uygulamalarıyla sosyal ve sağlık bilimleri alanlarında hep çok önemli yere sahiptir. İnsan toplulukları günü getirdikleriyle modern bir yaşam biçimiyle yaşama devam ederken, bununla beraber modernliğin getirdiği kimi problemler ile yüz yüze gelmek zorunda kalınmıştır. Alkol ve uyuşturucu madde tüketimi bu problemler içinde bulunurken, önemli derecede meraklanma ve arkadaşlarına özenme sebebiyle deneyimlemeye başlamakta, fakat peşin sıra kişiyi bağımlı yapabilmektedir. Önceleri kişiyi gerçek olandan sıyırarak kişiye rahatlama yaşatırken süregelen zamanlarda kişide psikolojik ve fizyolojik açılardan önemli derecede sorunlara kapı aralamaktadır (Karataşoğlu, 2013, s.321 ). Bağımlı olmanın toplumsal açısı ise hem bağımlı olmaya sebebiyet veren etkenlerde hem bağımlılık tedavilerinin hareketliliklerinde, hem de tedaviden sonraki aşamalarda meydana beliren faktörleri içermektedir. Madde bağımlılıklarının sebepleri içinde alan yazında genelde yer edinen toplumsal faktörler, diğer aşamalarda da bağımlı kişileri etkileyebilmektedir (Polat, 2012; Sun ve ark., 2006). Madde tüketime ile alakalı risk etkenlerinden kimisinin hiperaktivite bozukluğu, anne baba veya diğer aile üyelerinden madde bağımlılığı olan birinin varlığı, anne baba boşanma durumları hem cinsel hem de fiziksel zorbalıklarına maruz bırakılma ya da bu durmalara şahit olma biçiminde çeşitlenebildiği ifade edilmiştir (Kilpatrick, ve ark., 2000; Sartor, ve ark., 2007).

Bağımlı olma hakkında, kişilerin sosyal fonksiyonlarını negatif açıda etkileyebilir ve sosyal dışavurumları olan sosyal bir problemdir. Bu durumun sağlık yönü unutulmamak ile beraber; sosyolojik ve mali kısımları da önemli bir yer kaplamaktadır. Madde bağımlılığı problemine yönelik geliştirilen çözüm kanalları holistik bakış açısı ile yaklaşılmadığı durumda, bağımlı olunan maddeleri temin etme çabası ve tüketme eylemlerinin nüksetme durumuyla kesin çözüm tekliflerinin sunulmaması şeklinde durumlar meydana gelmektedir. Maddeye karşı bağımlı olan kişiler için toplumda bir diğeri düşüncesi veya kişileri sınıflandırmaya sürükleyen tutumlar genellikle söz konusu olmaktadır. Maddeye bağımlı olan kişiler, içinde yaşadığı toplumdan kendisini uzaklaştırarak kendisine benzeyen madde tüketen kişiler ile beraber  olmayı seçmektedirler, toplumdaki bireylerin madde tüketiminden ötürü madde kullananları ötekileştirip diğeri sınıfına koymaları, kişilerin sosyal fonksiyonlarını tam şekilde gerçekleştirememesine sebebiyet vermekte buna ek olarak o bireyleri bazı negatif psiko-sosyal etkilere maruz bırakmaktadırlar. Bu etkiler bireyde güven azalması, depresyona girme durumu, yetersiz olma hissi, çaresiz olma duygusu, toplumdan soyutlanmışlık hissi ve yalnız olma durumuna benzer problemlere sebebiyet vermektedir. Kişinin tecrübe ettiği bu sorunlar, toplum tarafından kabullenilmemesine dolayısıyla çözümü tekrardan alkol ve madde kullanmasına itebilmektedir (Sevin ve Erbay, 2008). Başka bir açıdan ele alacak olursak bağımlılık, kendisiyle birlikte toplumdan dışlanma durumunu getirebilmekte ve dolayısıyla bu konular ele alındığında iç içe olan pek çok etkenin göz ardı edilmemesi gerekmektedir.

Madde bağımlılığı olan bireyleri tedavilerinden sonraki süreçlerde bazı problemlerin olması olasıdır. Collins (1990) bu sorunları; aile içi problemler, mali sorunlar ve psikolojik sorunlar şeklinde sıralarken, De Angelis (1991) toplumun ötekileştirdiği bireylerin tedavilerinden sonra, çalışmaktaysa işlerine, okuma sürecindeyseler okullarına gitmekte zorluk yaşayıp gidemediklerini, bununla birlikte aile içinde ve sosyal alanlarda ilişkilerinde bozukluklar yaşadıklarını ifade etmiştir.  Bir başka araştırmacı ise maddeye bağımlı olmanın en ciddi sosyal etkisinin içinde yaşamakta oldukları toplumda değil de ailelerinin içinde görülmesidir (Sevin ve Erbay, 2008). Yetişkin bireyler yönünden bakıldığında alkol ve madde bağımlılığı sıkıntısını tecrübe edinmiş ve mali açıdan ailelerine destek olamayan bireylerin, yalnızca aile içindeki modelini yitirmemekte bununla beraber ailelerinin mali sorunlar yaşamasına sebebiyet vermektedirler. Daha çok mali sorunları olan ailelerde bu tarz durumların yaşanmasının söz konusu olduğu görülebilmekte ve ailedeki yoksul olma problemi daha da kompleks duruma gelebilmektedir ve bu aşamada ailedeki kadınlar, lider ebeveyn rolüne bürünmekte ve sorumlulukları üstlerine alabilmektedirler.

 

2.5.

3.     DUYGU DÜZENLEME STRATEJİLERİ

3.1.Duygu Düzenleme

Bireylerin günlük hayatında sergiledikleri tepki ve davranışların biçimlenmesinde duygular oldukça önemli rol oynar. Duyguların düzenlenmesindeki esneklik ve kontrol (Bonanno ve Burton, 2013), bireylerin başka şartlarda amaçlarına yönelik duygularının kimi zaman şiddetini arttırabilmesi, kimi zaman azaltabilmesi ve yahut var olan halini sürdürebilmesine fırsat vermektedir. Kişinin duygularının günlük yaşamındaki fonksiyonunu devam ettirebilmesi için duygunun içinde var olunan duruma uygunluk gösterecek şekilde düzenlenmesi ön şart olarak kabul edilmektedir (Gross ve Thompson, 2007). Dolayısıyla, duygu düzenleme stratejilerinin işlevsel bir şekilde kullanılması yaşamda edinilen en kıymetli yetkin olma durumlarından biridir. Duygu düzenleme, bireylerin deneyimlerini ve dile getirdikleri pozitif ve negatif duyguların düzenlenmesi için geliştirilen bilişsel, davranışsal ve fizyolojik süreçler şeklinde ifade edilmektedir (Gross, 1998). Gross (1998) duygu düzenlemenin, bireylerin belli duyguları ne vakit yaşadığı ve nasıl tepki göstereceğini belirleyen süreçler olduğunu düşünmektedir. Duygu düzenleme stratejilerinin kategorileştirilmesi bu alanda araştırma yapanların dikkatini oldukça çok çekmektedir. Önceki araştırmalar pek çok duygu düzenleme stratejisini tanımlayıp ve stratejilerin neticelerine göre uyumlu veya uyumlu olmayan şeklinde kavramsallaştırmışlardır. Ve Gross (Gross, 2001; 2002) duyguların birey ve bireyin çevresiyle etkileşim halinde olduğu anda meydana gelen düzenli reaksiyonlar olduğundan ötürü bu stratejilerin ne vakit uygulandığı kişinin verdiği tepki türleri bakımından mühim olduğunu düşünmektedir. Bu baza alınarak ilerlendiğinde Gross (1998) meydana gelen bu duygu içerikli tepkilerin duygu düzenleme taktiklerinin uygulandığı vakte uygun bir biçimde değiştiğini göz önüne seren süreç modelini ileri sürmüştür. Bu modele göre, duygu düzenleme süreçlerinin bireylerin hislerini aktif edecek fizyolojik, deneyimsel ve davranışsal bir uyarıcıyla başlar (Gross, 2001), duygular uyarıldıktan sonra birey, duygularının yaşandığı vaktin kendine özgül niteliklerini dışa vuran stratejilerden biri veya daha fazlasını kullanır. Bu stratejiler birey tarafından kullanıldığı vakte göre ‘öncül odaklı’ ve ‘sonuç odaklı’ stratejiler şeklinde 2 sınıflandırma yapılmıştır. Duygusal reaksiyonlar büsbütün meydana gelmeden ve fizyolojik ya da davranışsal tepkiler farklılaştırılmadan evvel kullanılan stratejilere öncül odaklı stratejiler denmekteyken, diğer yandan duygular devam etme sürecindeyken potansiyel fizyolojik ve davranışsal tepkilerin meydana geldikten sonra görülmesine sonuç odaklı stratejiler denmektedir (Gross, 2001).

Süreç modeli dahilinde duygu düzenleme stratejileri içerisinde olan ifade edici bastırma ve bilişsel yeniden yapılandırma değerlendirilmiştir. Bilişsel yeniden yapılandırma, duyguları meydana getiren hadiselerin durumun duygusal tesirini değiştirebilecek biçimde tekrardan değerlendirmesidir ve öncül odaklı stratejilerden birisidir. Bunun aksine ifade edici bastırma netice odaklı stratejilerdendir ve devam eden duyguları ifade edici sorunları bloke etmek şeklinde tanımlanmaktadır (Gross, 2001). Negatif duygular ve bunlara bağlı meydana gelebilecek fonksiyonel olmayan tutumların azaltılmasında bilişsel yeniden yapılandırma etkilidir. Bunun haricinde, bu stratejinin kullanılmasının bireylere anlamlı bir fizyolojik, bilişsel veya kişiler arası yükünün olmadığı sergilenmiştir (Gross, 2002). Bir diğer açıdan; ifade edici bastırma negatif hisleri gösteren tutumları baskılayabilmede etkili olmasına rağmen negatif hislere karşı özel bir rahatlama oluşturma konusunda yetersizdir. Bu stratejilerin kullanılıyor olması mühim şekilde bilişsel ve fizyolojik yükleri birlikte getirmektedir (Gross, 2002). Elde edilen bu neticelerden hareketle bilişsel yeniden yapılandırmanın ifade edici bastırmaya nazaran uyumu daha fazla olan duygu düzenleme stratejisi olarak anlaşılabilmektedir (Gross, 2001).

Literatürde, duygu düzenleme süreç modeli stratejilerine ilaveten bilişsel duygu düzenleme stratejileri hakkında değerlendirmelerin yapıldığı görülmektedir (Garnefski ve Kraaji, 2007) ve bu stratejiler bireylerin negatif hisler meydana getiren durumlar ile bilişsel bir biçimde üstesinden geldiklerini dile getirmektedir. Bireylerin rutin yaşamlarında sürekli kullandığı 9 bilişsel duygu düzenleme stratejileri ifade edilmiştir. Bu stratejiler şu şekillerde adlandırılmıştır:

  • Kendini suçlama,
  • Başkasını suçlama,
  • Negatif olaylarla alakalı duygu ve düşünceler hakkında tekrarlayan düşünmeler (ruminasyon),
  • Başka ihtimalleri düşünmeden geleceğe olumsuz şekilde ön görme (felaketleştirme),
  • Kendi durumunun önem derecesini düşürme (bakış açısına koyma),
  • Var olan gerçek durumları düşünmenin yerine pozitif tecrübeleri düşünme (olumlu tekrardan odaklanma),
  • Olayları bireysel büyüme bakımından olumlu bir tecrübe şeklinde düşünme (olumlu yediden yapılandırma),
  • Kabulleniş,
  • Olumlu olmayan olayların üstesinden nasıl gelinebileceği ile alakalı basamakları düşünme (planlama yapma) şeklindedir (Garnefski ve Kraaji, 2007).

Yapılan araştırmalarda bilişsel duygu düzenleme stratejileri 2 kategoride değerlendirilmiştir, bunlar; uyumlu stratejiler ve uyumlu olmayan stratejilerdir. Meta analiz yapılan bir araştırmada bilinçli farkındalık, problem çözebilme ve yeniden yapılandırma stratejileri uyumlu stratejiler olarak tanımlanırken, kaçınma ve bastırma tutumları uyumlu olmayan stratejiler şeklinde tanımlanmıştır. Lakin, uyumlu stratejilerin olumlu neticeleri bağlama göre biçimlenebilmektedir (Alsao ve ark., 2010), fakat bu stratejiler uyumlu olmayan bir biçimde kullanılınca kişide işlenmesi çok güç duygusal veya bilişsel yük oluşturabilme ihtimali artmakta buna ek olarak da farklı psikolojik patolojilere öncülük yapabilmektedir (Gross ve John, 2003). Buna şöyle bir örnek verilebilir; problem çözebilme stratejisi yalnızca çözülmesi mümkün olan bir soruna rastlayınca fonksiyonel bir şekilde uygulanabilmektedir (Nolen-Hoeksema ve Aldao, 2011).

Şu ana dek anlatılan duygu düzenleme stratejileri bireylerin olumlu olmayan olaylar ile karşılaşıldığında biliş düzeyinde sergiledikleri başa çıkabilme şekillerini tanımlamaktadır. Bunlara ilaveten literatürde var olan araştırmalar, duyguları yapılandırmak niyetiyle davranışsal düzeylerde sergilenen açık tutumları da değerlendirmiştir. Totterdal ve Parkinson (1999), davranışsal duygu düzenleme stratejilerini ve bilişsel duygu düzenleme stratejilerinden ayırmıştır. Koole’de (Koole, 2009) stresten kaynaklı yeme davranışını ve nefesini kontrol etme davranışını duygu düzenleme stratejileri şeklinde ifade etmiştir. Hem bilişsel hem de davranışsal duygu düzenleme stratejilerin psikolojik patolojilerdeki tesirini inceleyen başka bir araştırmada davranışsal ve bilişsel stratejilerin birbirinden ayrı olarak da psikopatolojileri etkiledikleri ifade edilmiştir (Aldao ve Dixon-Gordon, 2014).

3.2.Duygu Düzenleme ve Psikopatoloji

Son zamanlarda, durağan olmayan duygu durumların ve duyguların düzenlenmesindeki problemlerin pek çok psikolojik bozulmaların olmasında ve devamlılık göstermesinde etkin rol sahibi olduğu düşünülmektedir (Gross ve Munoz, 1995). Olumlu olmayan duyguların fonksiyonel olmayan stratejileri olan kaçınma veya bastırma yolu ile aşırı bir biçimde düşürülmeye gayret sarf edilerek düzenlenmeye uğraşılması veya ruminasyonlar aracılığıyla devam ettirilmesi de psikopatolojinin ön kabullerinden olabilmekte (Aldao ve Nolen-Hoeksema, 2010). Buna ilaveten uyumlu stratejiler şeklinde tanımlanan yeniden yapılandırma, kabullenme davranışı ve yahut sorun çözme stratejileri olumlu olmayan duyguların üstesinden gelirken karşılaştıkları zorluklar psikopatolojilerin meydana gelmesinde rol sahibi olabilmektedir (Aldao ve Nolen-Hoeksema, 2012).

Duygu düzenleme ile ilgili bu stratejilerin uyumlu veya uyumsuz biçimde değerlendirilmesi ve birçok farklı psikolojik bozukluklarla bağlantıları bağlama göre farklılaşım gösterebilmektedir. Aldao ve arkadaşları duygu yoğunluğu, duygu çeşidi, akademik veya sosyal durumlar gibi bağlamları uyumlu ve uyumsuz duygu yapılandırma stratejileri kullanarak incelemişlerdir (Aldao ve Nolen-Hoeksema, 2012). Yaptıkları çalışmada, çalışmaya dahil olan bireylerden duygu meydana getiren olayları betimlemeleri istenmiştir ve bu olayların üstesinden gelebilmek için ne yaptıkları, hangi yöntemleri tercih ettikleri sorulmuştur. Bu araştırmanın sonuçlarına bakıldığında, uyumsuz duygu düzenleme stratejilerin zarar verici tesirleri kullandığı pek çok bağlamda meydana gelmektedir. Dolayısıyla, uyumlu olmayan bu stratejilerin psikolojik bozukluklar ile kuvvetli ilişkisi bulunmaktadır (Aldao ve Nolen-Hoeksema, 2012). Yapılan çalışmalarda duygu düzenleme becerisindeki aksaklıklar duygu durum bozukluğu, anksiyete bozukluğu ve yabancı madde kullanım bozukluğu gibi pek çok psikolojik bozukluklar ile ilişkili olduğu ifade edilmiş (Campbell-Sills ve ark., 2013; Joorman ve Siemer, 2014; Kober ve Bolling, 2014) olmasına rağmen duygu düzenlemenin psikolojik bozuklukların oluşması ve sürdürülmesindeki tesirlerinin nasıl olduğu ile alakalı bilgilerin sınırlı olduğu bir gerçektir (Calkins, 2010).

Bu yüzden, duygu düzenleme aşamalarının pek çok psikolojik bozukluklar ile arasındaki ilişkilerin incelendiği araştırmalarda kaydedilmesi mümkün olan gelişimlerin bu psikolojik bozuklukların anlaşılabilmesi hakkında faydalı olacağı düşüncesi mevcuttur. Psikopatolojilerden depresyon, duygu düzenleme stratejilerindeki aksamalar ve bağlantının en fazla incelemiş olduğu ruhsal bozukluktur (Aldao ve ark., 2010).

3.3.Bilişsel Esnekliğin Duygu Düzenleme Üzerindeki Etkisi

Hayatımızda karşımıza çıkan beklenen veya beklenmeyen problemler yaşamımızın bir parçasıdır ve gündelik hayatta birey, ilişki problemlerinden bireysel hayatında iç evreninde yaşamış olduğu düşüncesel problemlere dek pek çok sorunu çözümlemeyi deneyim edinmiştir. Yaşamış olduğu problemlerine karşı birey kimi zaman tepkisiz kalarak, kimi zaman göz ardı ederek, kimi zaman şaşıp kalarak, kimi zaman çözüm yolu arayarak, kimi zaman da etkin çözümler türeterek üstesinden gelebilmektedir. Problemsiz bir hayatın olmasının mümkünü olmadığı için, problemlere karşı etkin çözümler bulabilmek hayatı kaliteli yaşayabilmek için oldukça mühimdir ve etkin çözümler bulmak bireye işlevsellik katacaktır (D’Zurilla ve ark., 2010: 197).

Bilişsel esneklik teorisi, kompleks ve iyi biçimlendirilmiş ortamda öğrenebilmenin tabiatına dayanır. Ve bu teori yapılandırılmış şema gelişimlerinden çok birleşik şema fikrini belirtmektedir. Bilişsel esneklik teorisi yeni bir şey öğrenebilmenin içe bağlı olabileceğini iddia etmektedir, bu sebepten talimatlar tamamen spesifik olmak durumundadır. Mevcut bilgileri esnetmek namına öğrenme gösteren bireye bilgiyi spesifik değerlendirebilmesi adına şans sunulmalıdır. Bilişsel esneklik teorisi genetik, kuramcılık ve alta koyma kuramlara benzer başka yapılandırma özelliği olan kuramların temeline dayanmaktadır. Bilişsel esneklik kazanımları bireylerin gelişmiş seviyede bilgileri kazanması ve kazandıkları bilgileri etkin biçimde problemlerin üstesinden gelebilmede önemli durumlardandır (Spiro 1988: 441) ve bu esneklik, etraftaki yeni ve beklenmeyen olaylara maruz kaldığında aklın kognitif biçimde yeni çözüm yolları üretebilme becerisidir (Martin ve ark., 1995: 623). Kognitif esnekliğin 3 temel özelliği vardır. Bunlardan ilki, tecrübe ile edinilebilen bir çeşit öğrenme işleyiş becerisi oluşturabilmek, ikinci özellik, kognitif işleme taktiklerine konsantrasyon sağlayabilmek, üçüncü özellik ise birey görevlerini yapmaya devam ederken yeni ve beklenmeyen durumlar oluştuğunda bu konsantrasyonun sağlanabilmesidir (Payne ve ark., 1993). Gelişim psikolojisi ve sinir bilim araştırmaları, bireyin çeşitli gelişim evrelerinde benzer seviyede öğrenebilme ve uyum sağlayabilme seviyelerinin olmadıklarını göz önüne sermiştir. Bu evreler bireyin zekâ ve kültürüne anlamlı derecede katkılar sağlamaktadır. Kimi olaylarda genç bireylerin yetişkinlere nazaran problemlerin üstesinden gelebilmede sakin olabildikleri gözlenirken, kimi olaylarda ise yetişkin bireylerin genç bireylere nazaran daha sakin oldukları gözlenmektedir. Bu beceriler gelişim evrelerinde yer edinen kazanımların varlığına göre değişim gösterebilmektedir (Gopnik ve ark., 2017: 7892). Bilişsel duygu düzenleme kavramı, bireyin hayatında karşılaştıkları problemlerde meydana gelen hislerin kognitif işlemlerle kontrollerinin sağlanabilmesini dile getirmektedir. Kognitif süreçlerin kullanımıyla sorunlu yaşamsal olayların oluşturduğu negatif hislerin kontrolü sağlana bilinmektedir, ve bu duyguları düzenleme süreci yalnızca içsel işlemlerden meydana gelmemektedir. Duygu düzenleme işlemleri bireyin ruhsal ve bununla beraber dış ilişkiler süreçlerinden meydana gelmektedir. Bunun yanı sıra bireyin niyeti de duygusal süreçlerini belirleyici etkenlerdendir. Bu demek oluyor ki, duygu düzenleme, bireylerin hayat tecrübelerini neticesinde kendilerini anlatabilme için oluşturdukları olumlu ve olumsuz hislerini düzenleyebilmek adına tercih ettikleri fizyolojik, davranışsal ve bilişsel süreçleri içermektedir (Garnefski ve ark., 2001).

Duygu düzenlemeyle alakalı deneysel ilk çalışmalar yirminci yüzyılın son yarısında bireylerin yoğun stres altında yaşadıkları hayat durumlarının üstesinden gelebilme tekniklerinin aydınlığa kavuşturulmasında savunma mekanizmasının psikodinamik işlemlerle doğmuştur. Sonralarında teknolojilerin gelişmesiyle beyin tarama faaliyetlerinin de dahil edilmesiyle duygu düzenleme hakkında pek çok bilimsel çalışma alan yazına katılmıştır. Bu araştırmalarda yaşanmış olan durumların tekrardan değerlendirilebilmesinin zemininde hangi tür bilişsel-duygusal işlemlerin var olduğunu açıklamaya çalışılmıştır (Ocshner ve ark., 2008: 153). Kişiler, başlarına gelen durumlar karşısında duygusal cevaplarını meydana getiren öncelikle bilişsel süreçler ile karşı karşıya kaldıkları ve bunun neticesinde bu sürece yönelik duygusal yanıt oluşturdukları bildirilmektedir (Ekman ve ark., 1994). Bireylerin duygu düzenlemedeki esneklikleri ve kontrol altına alabilme becerileri elde edebilmeleri neticesinde hedeflerine yönelik duygulardaki şiddeti düşürebilmeye, yükseltebilmeye ya da var olan halini sürdürebilmeye olanak tanırlar, böylelikle kontrol edebilme ve esneklik sağlayabilme bireylerin rutin yaşamlarındaki fonksiyonlarını ve sosyalliklerini sürdürebilmesine fırsat vermektedir. Dolayısıyla duygu düzenlemeye bireyin hayatının sosyalliğini sürdürülebilmesinde ihtiyaç olarak bakılmaktadır (Gross ve ark., 2007).

3.4.Madde Bağımlısı Olan Kişilerin Duygu Düzenleme ve Başa Çıkma Tutumları

Duygu düzenleme, çevresel taleplere uygun şekilde yanıt vermek için bireylerin duygularını bilinçli ve bilinçsiz olarak değiştirdiği süreçler olarak kavramsallaştırılmıştır (Bargh ve Williams, 2007; Campbell-Sills ve Barlow, 2007). Bireyler, duygusal deneyimlerinin veya duygu uyandıran olayın büyüklüğünü ve/veya türünü değiştirmek için düzenleyici stratejiler kullanırlar (Diamond ve Aspinwall, 2003). Duygu düzenleme süreci, duygu üretme sürecinden farklı olarak kavramsallaştırılmıştır (Cole ve ark., 2004; Gross ve Thompson, 2007).

Maddeye bağımlı olan kişilerin maruz kaldıkları problemlerin üstesinden gelebilmeleri konusuna ciddi şekilde önem verilmesi gerekmektedir. Karşılaştıkları hangi problem olursa olsun onun üstesinden gelebilmek; bireyin düşüncelerinin nasıl olduğu, neler hissettikleri ve bazı strese sebep olan olaylarda nasıl davrandıkları gibi birçok açıdan kuramsal bir kavramdır ve hissedilen stresin seviyesini azaltmayı hedeflenen bir aşama olarak düşünülmektedir (Keil, 2004). Tabi unutmamak gerekir ki kişinin inaç ve kültüründen, ulaşabilmesi mümkün olan kaynaklardan, kişini psikolojik fonksiyonundan ve bireyin kişilik yapısını da kapsayan pek çok faktörden etkilenmesi olasıdır (Cukor ve ark., 2007).

Maddeye bağımlılığı olan kişiler hem sosyal, hem psikolojik hem de tıbbi açıdan pek çok çalışmanın mevzusu olmuştur (Botvin, 2000; Evren ve ark., 2001; Diclemente, 2006; Sartor ve ark., 2007; Karataşoğlu, 2013). Fakat maddeye bağımlı olan kişilerin başa çıkma tutumlarını değerlendiren çalışmalar epeyce sınırlıdır, dolayısıyla kişilerin kullandığı başa çıkma davranışlarından hangileri madde bağımlılığıyla savaşmada tesirli olacağı konusunda araştırmak gerekmektedir. Çalışmalar kişilerin madde tükettikleri zamanlarda deneyimledikleri psikososyal problemler ile başa çıkmada zorluk yaşadığını göstermektedir ve maneviyatın var olması ve destek gruplarından yararlanma durumunun kişilerin başa çıkabilme metotları içinde olduğunu bildirmekte fakat başa çıkma davranışlarını kullanıp kullanmadıklarından yeterli şekilde bahsedilmemektedir (Botvin, 2000; Diclemente, 2006; Tuncay, 2010). Bir başka açıdan madde tüketimine başlamanın yaşıyla başa çıkma tutumu arasında olan ilişki merak uyandırmıştır ve alan yazında bu ikisi arasında olan ilişki yeteri kadar anlaşılır durumda değildir.

Teorik modeller, başarılı duygu düzenlemeyi iyi sağlık sonuçları ve iyileştirilmiş ilişkiler ve akademik ve iş performansı ile ilişkilendirir (Brackett ve Salovey, 2004; John ve Gross, 2004). Tersine, duygu düzenleme ile ilgili zorluklar zihinsel bozukluklarla ilişkilidir (Berenbaum ve ark., 2003; Greenberg, 2002; Kring ve Bachorowski, 1999; Mennin ve Farach, 2007) ve borderline kişilik bozukluğu (Linehan, 1993; Lynch, Trost ve ark., 2007) majör depresif bozukluk (Nolen-Hoeksema ve ark., 2008), bipolar bozukluk (Johnson, 2005), yaygın anksiyete bozukluğu (Mennin ve ark., 2007), sosyal anksiyete bozukluğu (Kashdan ve Breen, 2008), yeme bozuklukları (Bydlowski ve ark., 2005; Clyne ve Blampied, 2004), alkolle ilgili bozukluklar (Sher ve Grekin, 2007; Tice ve ark., 2001) ve madde ile ilgili bozukluklar (Fox ve ark., 2007; Linehan ve ark., 2002; Sher ve Grekin, 2007) dahil olmak üzere çeşitli spesifik psikopatoloji modellerine dahil edilmiştir. Sonuç olarak, çeşitli terapötik yaklaşımlar, diyalektik davranışçı terapi, duygu odaklı terapi, kabullenme ve dikkat temelli terapi ve duygu düzenleme terapisi dahil olmak üzere bir tür duygu düzenleme eğitimi içerir.

3.4.1.      Uyarlanabilir ve Uyumsuz Duygu Düzenleme Stratejileri

Problem çözme tepkileri, stresli bir durumu değiştirmeye veya sonuçlarını kontrol altına almaya yönelik bilinçli girişimlerdir. Problem çözme genellikle bir problemi çözmeye yönelik bir yönelim veya belirli eylemler olarak değerlendirilir (örneğin, beyin fırtınası çözümleri, bir eylem planı planlama). Problem çözme tepkileri, duyguları düzenlemeye yönelik doğrudan girişimler olmasa da, stres faktörlerini değiştirerek veya ortadan kaldırarak duygular üzerinde faydalı etkileri olabilir. Düşük problem çözme yönelimi veya zayıf problem çözme becerilerinin, depresyona (Billings ve Moos, 1981; D’Zurilla ve ark.,1998), anksiyeteye (Chang ve ark., 2004),  madde kullanımına (Cooper ve ark., 1992) ve yeme bozukluklarına (VanBoven ve Espelage, 2006) yol açtığı teorize edilmiştir. Problem çözme becerileri eğitimi, tüm bu bozukluklar için bilişsel davranışçı terapilerin bir bileşenidir (Beck ve ark., 1979; Fairburn ve ark., 1995).

3.5.Duygu Düzenleme Stratejileri ile Psikopatoloji Arasındaki İlişki Hakkında Yapılan Çalışmalardan Örnekler

Yıllarca pek çok teorik model uyarlanabilir ya da uyarlanabilir olmayan şekilde çeşitli özgül taktiklerin üzerinde durmuştur. Yeniden değerlendirme stratejisi ve problem çözme stratejisi; başa çıkma ve stres teorilerine (Billings ve Moos, 1981; Carver ve ark., 1989; Folkman ve Lazarus, 1986)) psikolojik bozukluklara erken bilişsel ve davranışçı tutumlara (Beck, 1976; Cooper ve ark., 1992; D’Zurilla, 1988; Marlatt ve ark, 1988), farklı pek çok bağlamda uygun olduğu düşünülen iki stratejidir. Bunlardan yeniden yapılandırma stratejisi, kişideki sıkıntıları giderebilmenin bir aracı olarak stresin yoğun olduğu süreçler hakkında ılımlı ve pozitif görüşler meydana getirmeyi içermektedir (Gross, 1998). Bazı modellere göre ise anksiyete ve depresyonun kaynağında uyumlu olmayan değerlendirme aşamalarının var olduğu düşünülmektedir ve bu yüzden bu psikopatolojiler için bilişsel davranışçı terapi ekolleri yeniden yapılandırma becerisi kazandırmaya odaklanmaktadır (Beck ve ark., 1979). Gross’un duygu düzenlemede etkili olan modeli, sonraki zamanlarda tekrardan ele almayı, duyguyu harekete geçiren iletilerle pozitif fiziksel ve duygusal cevaplar ile neticelenen bir strateji şeklinde vurgulanmaktadır (Gross, 1998). Problem çözme tepkileri, stresli bir durumu değiştirmeye veya sonuçlarını kontrol altına almaya yönelik bilinçli girişimlerdir. Sonraki süreçlerde, uyarlanabilir duygu düzenleme stratejisinde farkındalığın etkinliğine olan ilgi artmıştır (Gratz ve Roemer, 2004). Farkındalık bileşenlerinin tamamen tanımlanması henüz pek çok tartışmanın dayanağı olmasına karşın, birçok araştırmacı bireylerin hakkında bir karara bağladığı bir bileşen, duyguların kabulünde yargılayıcı olmamaktır (Baer ve ark., 2004; Bishop ve ark., 2004).

Duyguların kabulünde yargılayıcı olmayan bir tutum göstermeyi önemseyen ve dile getiren farkındalık temelli terapiler, kaygı bozuklukları (Roemer ve ark., 2008), sınırda kişilik bozukluğu (Lynch ve ark., 2007), depresyon (Segal ve ark., 2002), yeme bozuklukları (Kristeller ve ark., 2006) ve maddeyi kötüye kullanma (Breslin ve ark., 2002; Marlatt ve ark., 2004)  dahil olmak üzere pek çok farklı psikolojik bozuklukları tedavi edebilmek için geliştirilmiştir. Düzenleyici bir strateji olarak kabul etme üzerine yapılan araştırmalar, bu stratejiyi kullanmanın iyi sonuçları desteklediğini öne sürerken (Hayes ve ark., 1999; Heffner ve ark., 2003), yaygın anksiyete bozukluğu (Roemer ve ark., 2008), panik bozukluğu (Tull ve Roemer, 2007), eroin kullanımı (Tull ve ark., 2007)  ve sınırda kişilik bozukluğu (Gratz ve ark., 2006) dahil olmak üzere pek çok psikolojik bozuklukta düşük kabul seviyeleri gösterilmiştir.

Dolayısıyla, buna karşılık olarak kaçınma ve bastırma stratejileri, epeyce uzun zamandır pek çok farklı stres kaynaklarına uyumlu olmayan tepkiler ile hem anksiyete ve depresyonda olduğu gibi sıkıntılı hem de maddeyi kötüye kullanma (Carver ve ark., 1989; Folkman ve Lazarus, 1980) için risk etkenleri olarak görülmüştür. Psikolojik bozukluklarda farklı kaçınma ve bastırma şekilleri kusurlu bulunmuştur. Gross’un kendi modelinde ise başlıca duygusal ifadelerin bastırılmasına odaklanmaktadır ve dışavurumcu bastırmalarının az sürede duyguların dışa dönük ifadelerini ve büyük olasılıkla öznel duygu tecrübesini azaltabiliyor olmasına rağmen, uzun sürede fizyolojik uyarılma ve duyguları azaltabilmede etkinliğinin daha az olacağını ortaya atmaktadır (Gross, 1998; Gross ve Thompson, 2007; John ve Gross, 2004).

Hayes ve arkadaşları deneyimsel kaçınma olarak ifade edilen, düşüncelerin, duyguların, dürtülerin, anıların ve duyumların dahil olduğu bu psikolojik tecrübelerin bastırılması ya da bu deneyimlerden kaçınılması ile ilgilenmiştir (Hayes ve ark., 1999).Deneyimsel kaçınmanın, ruh hali ile ilgili sorunlardan madde kullanımıyla ilgili sorunlara kadar çeşitli olumsuz sonuçlara yol açabileceğini, çünkü paradoksal olarak olumsuz düşünceleri artırdığını (Wenzlaff ve Wegner, 2000) ve bireylerin gerekli önlemleri almasını engellediğini savundular (Hayes ve ark., 2004). Buna benzer biçimde, yeme bozukluklarının duygu düzenleme modelleri, psikolojik deneyimlerden kaçınmanın tıkınırcasına yemeye ve ardından uyumsuz telafi edici davranışlara yol açtığını iddia ederler (Polivy ve Herman, 2002). Hayes ile arkadaşları kabulün kaçınmaya uyarlanabilir bir alternatif olduğunu öne sürmektedirler ve buna uygun bir tedavi geliştirdiler, bu tedavi “kabul ve kararlılık terapisi” olarak adlandırılmaktadır (ACT; Hayes ve ark., 1999).

Kaçınma davranışsal alanda da kavramsallaştırılmıştır. Mowrer’in (1947) 2 süreçli korku teorisi şu şekildedir; birinci aşama kişinin klasik koşullanma ile kazandığı, ikinci aşama ise kişiler korktukları uyaranlardan kaçınma davranışı gösterdikçe, yok olmanın gerçekleşemeyeceğini ve dolayısıyla korkunun edimsel koşullanma yoluyla sürdürüldüğünü öne sürer. Bu model genelde panik bozukluğu gibi kaygı bozukluklarına (Lissek ve ark., 2009),  travma sonrası stres bozukluklarına (Foa ve Kozak, 1986), özgül fobilere (Merckelbach ve ark., 1996) ve agorafobiye (Rachman, 1993) uygulanmıştır. Enteresan bir biçimde, kişilerin madde kullanmalarının ardından yaşadıkları yoksunluk semptomlarına benzer başka korku kaynaklı olmayan negatif süreçlerden kaçınmalar da psikolojik patolojiler ile ilişkilendirilmiştir. Bu durumda yoksunluk yaşayan bireyler bu durumu tatsız bulurlar ve bundan kaçınarak yani kaçındıkları maddeyi kullanarak onu düzenlemeye çalışabilirler (Baker ve ark., 2004).

3.5.1.      Madde Bağımlılığı Olan Bireylerin Hangi Duygu Düzenleme Stratejileri Kullandığına Dair Yapılan Çalışmaların Sonuçları

Yapılan meta analizi sonucunda; yetişkin bireyler ile yapılan 3 çalışmada ruminasyonun, bireylerin söylediği kaygı belirtilerindeki artışları ön gördüğünü bulmuştur (Calmes ve Roberts, 2007; Nolen-Hoeksema, 2000; Sarin ve ark., 2005), 2 çalışmada ise kaygı belirtilerini ön göremediği bulunmuştur (Hong, 2007; Segerstrom ve ark., 2000). Bununla beraber ruminasyonun, erkek bireylerde değil de kadın bireylerde alkolü kötüye kullanma sorunlarında artışı öngörmektedir (Nolen-Hoeksema ve Harrell, 2002). Ergen kız bireylerde yapılan bir araştırmada, ruminasyonun, dört yıllık bir süre zarfında maddeyi kötüye kullanma belirtilerinde ve yeme bozuklukları belirtilerinde ve bulimia nervoza başlangıcındaki artışları öngördüğünü bulmuştur (Nolen-Hoeksema ve ark., 2007).

Cooper ve arkadaşlarının genç kadın bireyler ile yapmış oldukları bir araştırmada kaçınma ile başa çıkma alt ölçeğinin, problemli tutumların bileşik bir ölçüsünde artışları öngördüğünü, ancak özel olarak madde kullanımında artış olmadığını bulmuştur (Cooper ve ark. 2003).

Duygu düzenleme stratejileri ile bazı psikolojik bozukluklar ile arasındaki ilişkileri incelendiğinde bazı örüntüler ortaya çıkmıştır. Bazı duygu düzenleme stratejileri arasındaki ilişkiler, depresyon ve anksiyete için madde kullanımı ve yeme bozukluklarından daha güçlü bulunmuştur. Özellikle, duygu düzenleme stratejilerinden ruminasyon için, etki büyüklükleri anksiyete ve depresyon için büyük, yeme ve madde için orta düzey olduğu bulunmuştur. Diğer bir duygu düzenleme stratejisi olan kaçınma için etki büyüklüğü depresyon için büyük, kaygı için orta ila büyük ve yeme ve madde için orta olduğu bulunmuştur. Son olarak, duygu düzenleme stratejilerinden olan yeniden değerlendirme için, etki büyüklüklerine bakıldığında depresyon ve anksiyete için küçük ila orta, yeme ve madde için küçük olarak bulunmuştur. Bu modeller, şaşırtıcı olmayan bir şekilde, aksiyete ve depresyon gibi duygu durum ile alakalı bozuklukların, duygu düzenlemedeki belirli sorunlarla, madde kullanımı ve yeme bozuklukları gibi dışsallaştırma bozukluklarından daha yakından ilişkili olduğunu göstermektedir (Aldao ve ark., 2010).

 

 

SONUÇ

Kişilik yapısı, aile yapısı, sosyal çevresi ve uyuşturucu etkiye sahip madde gibi bileşenler bağımlılık oluşumunda etkendir ve bileşenlerin kendi aralarında oluşan negatif etkileşimi kişinin uyarıcı maddeyi kullanmaya devam etme riskini beslemektedir. Fakat yalnızca bu risklerin kişiyi madde kullanmaya sevk ettiğini söylemek yeterli olmaz, duruma sebep olan riskler ile beraber koruyucu/önleyici etkenlerin yetersiz olması veya koruyucu/önleyici etkenlerin olmamasıdır. Literatürde var olan bir çok araştırmada ruh sağlığı yerinde olma (Bilici ve ark., 2012), aile ile olumlu ve güçlü bağların olması (Polat, 2015), akademideki başarı düzeyinin normal seviyede olması ve eğitimi sürdürme motivasyonu (Uzun ve Kelleci, 2018), uyutturucu etkiye sahip olan madde kullanımı ile alakalı bilincin fazla olması (Köse ve ark., 2017), boş vakitlerde oluşturulmuş programlara katılma (Ertüzün ve ark., 2016) gibi önleyici/koruyucu etkenlerin madde bağımlılığı riskini düşürdüğüne ilişkin sonuçlar bulunmaktadır.  Ve önleyici/koruyucu etkenlerin yetersiz olduğu veyahut olmadığı zamanlarda, faklı bir deyişle sağlıklı fonksiyonları olmayan ailelerde ait olma ve bağlı olma duygularından uzakta büyümüş, destek verici eğitim ortamı ve yaşıt arkadaş ilişkilerinin olmaması, uyuşturucu madde kullanımını normal hale getiren sosyal ortama maruz kalma, kişilik özelliklerinin zorlayıcı olmasına benzer birden fazla faktör madde kullanma ve maddeye bağımlılık riskini yükseltmektedir (Ögel, 2002).

Yapılan araştırmalar sonunda duygu düzenleme stratejilerinden olan ruminasyon ve kaçınma ile madde bağımlılığı arasında ilişkinin orta düzeyde, yeniden yapılandırma ile madde bağımlılığı arasında daha zayıf düzeyde anlamlı ilişki görülmüştür. Yani madde bağımlılığı olan bireyler kişiler arası ilişkilerde duygu düzenleme stratejilerinden ruminasyon, kaçınma ve yeniden yapılandırma stratejilerini kullanmaktadır.

Duygu düzenleme stratejilerinden yeniden yapılandırma, ruminasyon ve kaçınma stratejileri ile madde bozuklukları arasındaki ilişki ödül duyarlılığı tarafından düzenlenebilir (Aldao ve ark., 2010). Bu bağlamda, ödül duyarlılığı da yüksek olan bu duygu düzenleme güçlükleri olan bireylerin, düzenlenemeyen sıkıntılarını iyileştirmek için maddelere (alkol, uyuşturucu) yönelme olasılıkları daha yüksek ihtimaldir ve dolayısıyla bu kişiler madde kullanımına daha yatkın olmaktadırlar (Carver, Johnson ve Joormann, 2008). Bu nedenle, duygusal düzensizlik ve yüksek ödül duyarlılığı kombinasyonu, madde kötüye kullanım bozukluğunun gelişimi ve/veya sürdürülmesi için güçlü bir risk faktörü olması olasıdır.

Alternatif olarak, bazı madde bozuklukları teorileri, madde kullanımının kendi başlarına duygu düzenleme stratejileri olarak işlev gördüğünü öne sürer (Sher ve Grekin, 2007). Madde kullanımı yoluyla duygularını düzenleyen bireylerin, diğer duygu düzenleme stratejilerine başvurma olasılıkları daha düşük olabilir, çünkü tıkınırcasına yeme ve madde kullanımı bireylerin duygu düzenleme ihtiyaçlarını karşılamaktadır. Yine de tıkınırcasına yeme ve madde kullanımı duygu düzenleme stratejileriyle bir şekilde ilişkiliydi. Belki tıkınırcasına yeme ve madde kullanımı, bazı kişiler tarafından kullanılan uyumsuz duygu düzenleme stratejileri kümesinin parçası olma eğilimindedir. Madde kullanımının bazı bireylerde duyguları düzenlemeye hizmet edip etmediğini ve bunların olası uyumsuz duygu düzenleme stratejileri kümelerine nasıl uyduklarını belirlemek için gelecekte araştırmalar yapılmasına ihtiyaç vardır.

KAYNAKLAR

Akgül, A. ve Kaptı, A. (2010). Türkiye’nin Uyuşturucu İle Mücadele Politikası: Politika Süreç Analizi. Yerelden Küresele Sınır aşan Suçlar, Ankara: Polis Akademisi Yayınları.

Aldao, A., Nolen-Hoeksema, S. & Schweizer S. (2010). Emotion-regulation strategies across psychopathology: A meta-analytic review. Clin Psychol Rev. Mar;30 (2):217-37. doi: 10.1016/j.cpr.2009.11.004. Epub 2009 Nov 20. PMID: 20015584.

Aldao, A. & Dixon-Gordon, K.L. (2014). Broadening the scope of research on emotion regulation strategies and psychopathology. Cogn Behav Ther 43: 22-33.

Aldao, A. & Nolen-Hoeksema, S. (2012). When are adaptive strategies most predictive of psychopathology? J Abnorm Psychol 121:276-281.

Altıntaş, E., ve D. Çamur. (2001). Beden Dili. 40, 43, 137. Ankara.

Amerikan Psikiyatri Birliği DSM-5 Development: Substance-related disorders. http://www.dsm5.org/ProposedRevisions/Pages/SubstanceRelatedDisorders.aspx (26 Mayıs 2022’de ulaşıldı).

Baer, R. A., Smith, G. T., & Allen, K. B. (2004). Assessment of mindfulness by self-report: The Kentucky Inventory of Mindfulness Skills. Assessment, 11, 191−206.

Baker, T. B., Piper, M. E., McCarthy, D. E., Majeski, M. R., & Fiore, M. C. (2004). Addiction motivation reformulated: An affective processing model of negative reinforcement. Psychological Review, 111, 33−51.

Baltaş Z. ve Baltaş, A. (2000). Stres ve Başaçıkma Yolları. Remzi Kitabevi, İstanbul.

Bargh, J. A., & Williams, L. E. (2007). On the nonconscious of emotion regulation. In J. Gross (Ed.), Handbook of emotion regulation (pp. 429−445). New York: Guilford Press.

Beck, A. T. (1976). Cognitive therapy and the emotional disorders. New York: International Universities Press.

Beck, A. T., Rush, A. J., Shaw, B. F., & Emery, G. (1979). Cognitive therapy of depression. New York: Guilford.

Berenbaum, H., Raghavan, C., Le, H. N., Vernon, L. L., & Gomez, J. J. (2003). A taxonomy of emotional disturbances. Clinical Psychology: Science and Practice, 10, 206−226.

Bilici, R., Karakaş-Uğurlu, G., Tufan, E., Güven, T., & Uğurlu, M. (2012). Bir bağımlılık merkezinde yatarak tedavi gören hastaların sosyodemografik özellikleri. Fırat Tıp Dergisi, 17(4), 223-227.

Billings, A. G., & Moos, R. H. (1981). The role of coping responses and social responses in attenuating the stress of life events. Journal of Behavioral Medicine, 4, 139−157.

Bishop, S. R., Lau, M., Shapiro, S., Carlson, L., Anderson, N. D., Carmody, J., et al. (2004). Mindfulness: A proposed operational definition. Clinical Psychology: Science and Practice, 11, 230−241.

Bonanno, G.A. & Burton, C.L. (2013). Regulatory flexibility: An individual differences perspective on coping and emotion regulation. Psychol Sci 2013; 8:591-612.

Borsos, D. (2009). Addiction, models of. G. L. Fisher, & N. A. Roget içinde, Encyclopedia of substance abuse prevention, treatment and recovery (s. 10-14). California: Sage Publications.

Botvın, G. J. (2000). “Preventing Drug Abuse In Schools: Social And Competence Enhancement Approaches Targeting Individual-Level Etiologic Factors”, Addictive Behaviors, S: 25(6).

Brackett,M. A., & Salovey, P. (2004).Measuring emotional intelligence as a mental ability with the Mayer–Salovey–Caruso Emotional Intelligence Test. In G. Geher (Ed.), Measurement of emotional intelligence (pp. 179−194). Hauppauge, NY: Nova Science Publishers.

Buscaglia, L. (1991). Sevgi (Çeviren: Neja Ebcioğlu). İnkılâp Kitabevi, İstanbul.

Bydlowski, S., Corcos, M., Jeammet, P., Paterniti, S., Berthoz, S., Laurier, C., et al. (2005). Emotional-processing deficits in eating disorders. International Journal of Eating Disorders, 37, 321−329.

Calkins, S.D. (2010). Commentary: Conceptual and methodological challenges to the study of emotion regulation and psychopathology. J Psychopathol Behav Assess 32:92-95.

Calmes, C. A., & Roberts, J. E. (2007). Repetitive thought and emotional distress: Rumination and worry as prospective predictors of depressive and anxious symptomatology. Cognitive Therapy and Research, 31, 343−356.

Campbell-Sills, L., & Barlow, D. H. (2007). Incorporating emotion regulation into conceptualizations and treatments of anxiety and mood disorders. In J. J. Gross (Ed.), Handbook of emotion regulation (pp. 542−559). New York: Guilford Press.

Campbell-Sills, L., Ellard, K.K. & Barlow, D.H. (2013). Emotion regulation in anxiety disorders. In J. J. Gross, Handbook of emotion regulation (2nd ed.). Guilford Press, Newyork, London.

Carver, C. S., Scheier, M. F., & Weintraub, J. K. (1989). Assessing coping strategies: A theoretically based approach. Journal of Personality and Social Psychology, 56, 267−283.

Ceylan, M.E. ve Türkcan, A. (2003). Alkol ve Madde Kullanım Bozuklukları. İzmir: İzmir Tıp Kitabevi, 1- 64.

Chang, E.C., Downey, C.A., & Salata, J.L. (2004). Social problem solving and positive psychological functioning: Looking at the positive side of problem solving. In E. C. Chang, T. J. D’Zurilla, & L. J. Sanna (Eds.), Social problem solving: Theory, research, and training (pp. 99−116). Washington, DC: American Psychological Association Press.

Clyne, C., & Blampied, N. M. (2004). Training in emotion regulation as a treatment for binge eating: A preliminary study. Behaviour Change, 21, 269−281.

Cole, P. M., Martin, S. E., & Dennis, T. A. (2004). Emotion regulation as a scientific construct: Methodological challenges and directions for child development research. Child Development, 75, 317−333.

Collıns, S., Ottley, G. & Wılson, M. (1990). Historical Perspectives And The Development Of Community Services. İçinde: Alcohol, Social Work and Helping (ss.9-42). London: Routledge.

Cooper, M. L., Russell, M., Skinner, J. B., Frone, M. R., & Mudar, P. (1992). Stress and alcohol use: Moderating effects of gender, coping, and alcohol expectancies. Journal of Abnormal Psychology, 101, 139−152.

Cooper, M. L., Wood, P. K., Orcutt, H. K., & Albino, A. (2003). Personality and predisposition to engage in risky behaviors or problem behaviors during adolescence. Journal of Personality and Social Psychology, 84, 390−410.

Cukor D., Cohen S.D., Peterson R.A. & Kımmel P.L. (2007). “Psychosocial Aspects Of Chronic Disease: Esrd As A Paradigmatic İllness”, Journal of the American Society of Nephrology, S: 18(12).

Cüceloğlu, D. (1993). İçimizdeki Çocuk, İstanbul: Remzi Kitapevi.

D’Zurilla, T. & Artur, N. (2010). “Problem-Solving Therapy”. Handbook of Cognitive-Behavioral Therapies, S. 3, s. 197- 225.

De Angelıs, T. (1991). “No one method better in treating addiction”, The APA Monitor, S: 10.

DeVito, J. A.(2007). The Interpersonal Communication Book (11th Edition). MA: Pearson, Boston.

Diclemente, C. C. (2006). Addiction And Change: How Addictions Develop And Addicted People Recover, New York: Guilford Press.

Diamond, L. M., & Aspinwall, L. G. (2003). Emotion regulation across the life span: An integrative perspective emphasizing self-regulation, positive affect, and dyadic processes. Motivation and Emotion, 27, 125−156.

DiClemente, C. C. (2016). Bağımlılık ve değişim. Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık.

Dilbaz N., Enez-Darçin, A., Nurmedov, S., Noyan, O. Başabak, A.Z. & Mordağ, O. (2013). Madde Kullanım Riski ve Madde Bağımlılığından Korunma, Ankara: T.C. Aile Sosyal Politikalar Bakanlığı Aile ve Toplum Hizmetleri Genel Müdürlüğü, s. 29

Dilbaz, N., Enez-Darçin, A., Nurmedov, S., Noyan, O. Başabak, A.Z. & Mordağ, O. (2013). Madde Kullanım Riski ve Madde Bağımlılığından Korunma, Ankara: T.C. Aile Sosyal Politikalar Bakanlığı Aile ve Toplum Hizmetleri Genel Müdürlüğü, s. 28.

Dilbaz, N., Enez-Darçin, A., Nurmedov, S., Noyan, O. Başabak, A.Z. & Mordağ, O. (2013). Madde Kullanım Riski ve Madde Bağımlılığından Korunma, s. 29.

Doğanay, Ü. ve Keskin, F. (2008). İletişim Çalışmalarında Kişilerarası İletişimin Yeri. Kültür ve İletişim Dergisi. 11-1. Ankara.

Dökmen, Ü. (1988). Empatinin Yeni Bir Modele Dayandırılarak Ölçülmesi ve Psikodrama ile Geliştirilmesi. Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Dergisi: 21 (1-2). Ankara.

Dökmen, Ü. (2004). İletişim Çatışmaları ve Empati, İstanbul: Sistem Yayıncılık.

Dökmen, Ü. (2004). Küçük Şeyler. Sistem Yayıncılık. İstanbul.

D’Zurilla, T. J. (1988). Problem solving therapies. In K. S. Dobson (Ed.), Handbook of cognitive-behavioral therapies (pp. 85−135). New York: Guilford.

D’Zurilla, T. J., Chang, E. C., Nottingham, E. J., IV, & Faccinni, L. (1998). Social problemsolving deficits and hopelessness, depression, and suicidal risk in college students and psychiatric inpatients. Journal of Clinical Psychology, 54, 1091−1107.

Ekman, P. & Davidson, R. (1994). The Nature of Emotion: Fundamental Questions. London: Oxford University Press.

Erdoğan, İ. (2002). İletişimi Anlamak. Erk Yayınevi, Ankara.

Erkan, R., & Erdoğdu, M. Y. (2006). Göç ve çocuk suçluluğu. Aile ve Toplum, 3(9), 79-90.

Erözkan, A. (2009). İlköğretim Sekizinci Sınıf Öğrencilerinde Depresyonun Yordayıcıları. Elementary Education Online. 8(2), pp. 334-345.

Ertüzün, E., Koçak-Uyaroğlu, A., Demirel, B., & Koçak, E. (2016). Boş zaman aktivitelerinin madde bağımlılığı sürecindeki rolüne ilişkin nitel bir çalışma. Spor Bilimleri Dergisi, 27(2), 49-58.

Evren, C., Ögel, K., Tamar, D. ve Çakmak, D. (2001). “Uçucu Madde Kullanıcılarının Özellikleri”, Bağımlılık Dergisi, S: 2(2).

Fairburn, C. G., Norman, P. A.,Welch, S. L., O’Connor, M. R., Doll, H. A., & Peveler, R. C. (1995). A prospective study of outcome in bulimia nervosa and the long-term effects of three psychological treatments. Archives of General Psychiatry, 52, 304−312.

Fiske, J. (1996). İletişim Çalışmalarına Giriş.(Çeviren: S. İrvan). Bilim ve Sanat Yayınları. Ankara.

Foa, E. B., & Kozak, M. J. (1986). Emotional processing of fear: Exposure to corrective information. Psychological Bulletin, 99, 20−35.

Folkman, S., & Lazarus, R. S. (1980). An analysis of coping in a middle-aged community sample. Journal of Health and Social Behavior, 21, 219−239.

Folkman, S., & Lazarus, R. S. (1986). Stress processes and depressive symptomatology. Journal of Abnormal Psychology, 95, 107−113.

Fox, H. C., Axelrod, S. R., Paliwal, P., Sleeper, J., & Sinha, R. (2007). Difficulties in emotion regulation and impulse control during cocaine abstinence. Drug and Alcohol Dependence, 89, 298−301.

Galea, S., Nandı, A. ve Vlahov, D. (2004). “The Social Epidemiology Of Substance Use”, Epidemiologic Reviews, S:26(1).

Garnefski, N. & Kraaij, V. (2007). The cognitive emotion regulation questionnaire: Psychometric features and prospective relationships with depression and anxiety in adults. Eur J Psychol Assess 2007; 23:141-149.

Garnefski, N., vd. (2001). “Negative Life Events, Cognitive Emotion Regulation and Emotional Problems”. Personality and Individual Differences, C. 30, S. 8, s. 1311-1327.

Gopnik, Alison vd. (2017). “Changes in Cognitive Flexibility and Hypothesis Search Across Human Life History From Childhood to Adolescence to Adulthood”. Proceedings of the National Academy of Sciences, C. 114, S. 30, s. 7892-7899.

Gökçe, O. (2006). İletişim Bilimi/ İnsan İlişkilerinin Anatomisi. Siyasal Kitabevi. Ankara.

Gökler, R., & Koçak, R. (2008). Uyuşturucu ve madde bağımlılığı. Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi, 1(1), 89-104.

Gratz, K. L., & Roemer, L. (2004). Multidimensional assessment of emotion regulation and dysregulation: Development, factor structure, and initial validation of the difficulties in emotion regulation scale. Journal of Psychopathology and Behavioral Assessment, 26, 41−54.

Gratz, K. L., Rosenthal, M. A., Tull, M. T., & Lejuez, C. W. (2006). An experimental investigation of emotion dysregulation in borderline personality disorder. Journal of Abnormal Psychology, 115, 850−855.

Greenberg, L. S. (2002). Emotion-focused therapy: Coaching clients to work through their feelings. Washington, D.C.: APA.

Griffiths, M. (2005). A ‘components’ model of addiction within a biopsychosocial framework. Journal of Substance Use, 10(4), 191-197.

Gross, J. J. (1998). The emerging field of emotion regulation: An integrative review. Review of General Psychology, 2, 271−299.

Gross, J. J., & Thompson, R. A. (2007). Emotion regulation: Conceptual foundations. In J. J. Gross (Ed.), Handbook of emotion regulation New York: Guilford Press.

Gross, J.J. & John, O.P. (2003). Individual differences in two emotion regulation processes: implications for affect, relationships, and well-being. J Pers Soc Psychol 2003; 85:348-362.

Gross, J.J. & Munoz, R.F. (1995). Emotion regulation and mental health. Clin psychol: Sci Pract 2:151-164.

Gross, J.J. & Ross, T. (2007). Emotion Regulation: Conceptual Foundations. New York: The Guilford Press.

Gross, J.J. (1998). Antecedent- and response-focused emotion regulation: divergent consequences for experience, expression, and physiology. J Pers Soc Psychol 1998; 74:224-237.

Gross, J.J. (2001) Emotion regulation in adulthood: Timing is everything. Curr Dir Psychol Sci 2001; 10:214-219.

Gross, J.J. (2002). Emotion regulation: Affective, cognitive, and social consequences. Psychophysiol 2002; 39:281-291.

Gross, J.J. and Thompson, R.A. (2007). Emotion regulation: Conceptual foundations: Handbook of Emotion Regulation. Edited by Gross JJ, Guilford Publications, 2007; pp.3-24.

Günşen-İçli, T. (2009). Çocuk suç ve sokak. Ankara: ASAGEM.

Gürgen, H. (1997). Örgütlerde İletişim Kalitesi. Der Yayınları. İstanbul.

Hayes, S. C., Strosahl, K. D., & Wilson, K. G. (1999). Acceptance and commitment therapy: An experiential approach to behavior change. New York: Guilford Press.

Hayes, S. C., Strosahl, K. D., Wilson, K. G., Bissett, R. T., Pistorello, J., Toarmino, D., et al. (2004). Measuring experiential avoidance: A preliminary test of a working model. The Psychological Record, 54, 553−578.

Heffner, M., Eifert, G. H., Parker, B. T., Hernandez, D. H., & Sperry, J. A. (2003). Valued directions: Acceptance and commitment therapy in the treatment of alcohol dependence. Cognitive and Behavioral Practice, 10, 378−383.

Hong, R. Y. (2007). Worry and rumination: Differential associations with anxious and depressive symptoms and coping behaviors. Behavior Research and Therapy, 45, 277−290.

Horowitz, L. M. (1996). The study of interpersonal problems: A Leary legacy. Journal of personality Assessment66(2), 283-300.

İmamoğlu, S. E. (2021). Kişilerarası ilişkiler (Vol. 6). Yeni İnsan Yayınevi.

John, O. O., & Gross, J. J. (2004). Healthy and unhealthy emotion regulation: Personality processes, individual differences, and life span development. Journal of Personality, 72, 1301−1334.

Johnson, S. L. (2005). Mania and dysregulation in goal pursuit: A review. Clinical Psychology Review, 25, 241−262.

Joorman, J. & Siemer, M. (2014). Emotion regulation in mood disorders. In J. J. Gross, Handbook of emotion regulation (2nd ed.). Guilford Press, New York, London.

Karataşoğlu, S. (2013). “Sosyal Politika Boyutuyla Madde Bağımlılığı”, Türk İdare Dergisi, S: 476.

Karatay, G. Ve Kubilay, G. (2004). “Sosyoekonomik Düzeyi Farklı İki Lisede Madde Kullanma Durumu Ve Etkileyen Faktörlerin Belirlenmesi”, Hemșirelikte Araștırma Geliștirme Dergisi, S: 1(2).

Kashdan, T. B., & Breen, W. E. (2008). Social anxiety and positive emotions: A prospective examination of a self-regulatory model with tendencies to suppress or express emotions as a moderating variable. Behavior Therapy, 39, 1−12.

Keil, R. M. (2004). “Coping And Stress: A Conceptual Analysis”, Journal of Advanced Nursing, S: 45(6).

Kevin, O. & Gross, J. (2008). “Cognitive Emotion Regulation: Insights from Social Cognitive and Affective Neuroscience”. Current Directions in Psychological Science, C. 17, S. 2, s. 153-158.

Kilpatrick, D. G., Acıerno, R., Saunders, B., Resnıck, H. S., Best, C. L., & Schnurr, P. P. (2000). “Risk Factors For Adolescent Substance Abuse And Dependence: Data From A National Sample”, Journal Of Consulting And Clinical Psychology, S: 68(1).

Kober, H. & Bolling, D. (2014). Emotion regulation in substance use disorders. In J. J. Gross, Handbook of emotion regulation (2nd ed.). Guilford Press, New York, London.

Koob, F.G. (1992). Drugs of abuse: anatomy, pharmacology and function of reward pathways. Trends Pharmacol Sci 13: 177-184.

Koole, S.L. (2009). The psychology of emotion regulation: An integrative review. Cogn Emot 23:4-41.

Köse, E. Ö., Gül, Ş., & Keskin, B. (2017). Ortaöğretim öğrencilerinin madde bağımlılığı ile ilgili farkındalık ve bilgi düzeylerinin incelenmesi. Bağımlılık Dergisi, 18(1), 8-15.

Kring, A. M., & Bachorowski, J. A. (1999). Emotions and psychopathology. Cognition and Emotion, 13, 575−599.

Kring, A. M., Johnson, S. L., Davison, G., & Neale, J. (2015). Anormal psikoloji. Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık.

Kristeller, J. L, Baer, R. A, & Quillian-Wolever, R. (2006). Mindfulness-based approaches to eating disorders. In R. A Baer (Ed.), Mindfulness-based treatment approaches: Clinician’s guide to evidence base and applications (pp. 75−91). San Diego, CA: Elsevier Academic Press.

Leary, T. (1957). The interpersonal diagnosis of personality. New York: Ronald.

Linehan, M. M., Dimeff, L. A., Reynolds, S. K., Comtois, K. A., Welch, S. S., Heagerty, P., et al. (2002). Dialectical behavior therapy versus comprehensive validation therapy plus 12-step for the treatment of opioid dependent women meeting criteria for borderline personality disorder. Drug and Alcohol Dependence, 67, 13−26.

Lissek, S., Rabin, S. J., McDowell, D. J., Dvir, S., Bradford, D. E., Geraci, M., et al. (2009). Impaired discriminative fear-conditioning resulting from elevated fear responding to learned safety cues among individuals with panic disorder. Behaviour Research and Therapy, 47, 111−118.

Lynch, T. R., Trost, W. T., Salsman, N., & Linehan, M. M. (2007). Dialectical behavior therapy for borderline personality disorder. Annual Review of Clinical Psychology, 3, 181−205.

Marlatt, G. A., Baer, J. S., Donovan, D. M., & Kivlahan, D. R. (1988). Addictive behaviors: Etiology and treatment. Annual Review of Psychology, 39, 223−252.

Marlatt, G. A., Witkiewitz, K., Dillworth, T. M., Bowen, S. W., Parks, G. A, Macpherson, L. M., Lonczak, H. S., Larimer, M. E., Simpson, T., Blume, A. W., & Crutcher, R. (2004). Vipassana Meditation as a treatment for alcohol and drug use disorders. In S. C. Hayes, V. M. Follette, & M. M. Linehan (Eds.), Mindfulness and acceptance: Expanding the cognitive-behavioral tradition (pp. 261−287). New York: Guilford Press.

Martin, M. & Rebecca,  (1995). “A New Measure of Cognitive Flexibility”. Psychological Reports, C. 76, S. 2, s. 623-626.

Mennin, D. S., & Farach, F. J. (2007). Emotion and evolving treatments for adult psychopathology. Clinical Psychology: Science and Practice, 14, 329−352.

Mennin, D. S., Holoway, R. M., Fresco, D. M., Moore, M. T., & Heimberg, R. G. (2007). Delineating components of emotion and its dysregulation in anxiety and mood psychopathology. Behavior Therapy, 38, 284−302.

Merckelbach, H., de Jong, P. J., Muris, P., & van den Hout, M. A. (1996). The etiology of specific phobias: A review. Clinical Psychology Review, 16, 337−361.

Morgenstern J, Langenbucher J, Labouvie E, at al. The comorbidity of alcoholism and personality disorders in a clinical population: prevalence rates and relation to alcohol typology variables. J Abnorm Psychol 1997; 106(1): 74-84.

Mowrer, O. H. (1947). On the dual nature of learning: A re-interpretation of “conditioning” and “problem-solving”. Harvard Educational Review, 17, 102−148.

Mutlu, E. (1998). İletişim Sözlüğü. Ark Yayınları. Ankara.

Mutlu, E. (2018). Madde bağımlılığı ve ı̇nsan evrimi. Bağımlılık Dergisi, 19(1), 17-22.

Neuman, W. L. (2012). Toplumsal araştırma yöntemleri: nicel ve nitel yaklaşımlar I-II. Cilt (5. Basım). İstanbul: Yayın Odası.

Nielsen, J. (2008). Effective Communication Skills, USA: Xlibris Corporation.

Nolen-Hoeksema, S. & Aldao, A. (2011). Gender and age differences in emotion regulation strategies and their relationship to depressive symptoms. Pers Individ Dif 51:704-708.

Nolen-Hoeksema, S. (2000). The role of rumination in depressive disorders and mixed anxiety/depressive symptoms. Journal of Abnormal Psychology, 109, 504−511.

Nolen-Hoeksema, S., & Harrell, Z. A. (2002). Rumination, depression, and alcohol use: Tests of gender differences. Journal of Cognitive Psychotherapy: An International Quarterly, 16, 391−403.

Nolen-Hoeksema, S., Stice, E., Wade, E., & Bohon, C. (2007). Reciprocal relations between rumination and bulimic, substance abuse, and depressive symptoms in female adolescents. Journal of Abnormal Psychology, 116, 198−207.

Nolen-Hoeksema, S., Wisco, B. E., & Lyubomirsky, S. (2008). Rethinking rumination. Perspectives on Psychological Science, 3, 400−424.

Ögel, K. (2002). Madde Bağımlılarına Yaklaşım ve Tedavi İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayınları, 2002.

Ögel, K. (2002). Türkiye’de madde bağımlılığı. İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık.

Ögel, K. (2011). Bağımlılığı Önleme, İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayınları, s. 17.

Özer, K. (2006). İletişimsizlik Becerisi. (6. Basım). Sistem Yayıncılık. İstanbul.

Payne, John vd. (1993). The Adaptive Decision Maker. Cambridge University Press.

Plutchik, R. (1997). The circumplex as a general model of the structure of emotions and personality. In R. Plutchik & H. R. Conte (Eds.), Circumplex models of personality and emotions (pp. 17–45). American Psychological Association. https://doi.org/10.1037/10261-001

Polat, G. (2012). Madde Bağımlısı Ergenlerin Tedavi Sonrası Toplumla Yeniden Bütünleşme Deneyimleri Ve Sosyal Sermaye Yaklaşımı Temelinde Sosyal Hizmet Müdahalesi. Yayımlanmamış Doktora Tezi, Hacettepe Üniversitesi, Ankara.

Polat, G. (2014). Madde bağımlılığı tedavisinde sosyal hizmet mesleği. Okmeydanı Tıp Dergisi, 30(2), 143-148.

Polat, G. (2015). Madde bağımlısı ergenlerin, tedavi sonrası toplumla yeniden bütünleşme deneyimleri: nitel bir araştırma. Turkish Journal of Family Medicine & Primary Care, 9(4), 158-169. Resmî Gazete. (2019). Bağımlılık danışma arındırma ve rehabilitasyon merkezleri hakkında yönetmelik, 10.03.2019 tarih ve 30710 sayılı Resmî Gazete.

Polivy, J., & Herman, C. P. (2002). Causes of eating disorders. Annual Review of Psychology, 53, 18213.

Rachman, S. (1993). Obsessions, responsibility and guilt. Behaviour Research and Therapy, 31, 149−154.

Roemer, L., Orsillo, S. M., & Salters-Pedneault, K. (2008). Efficacy of an acceptance-based behavior therapy for generalized anxiety disorder: Evaluation in a randomized control trial. Journal of Counseling and Clinical Psychology, 76, 1083−1089.

Sarin, S., Abela, J., & Auerbach, R. (2005). The response styles theory of depression: A test of specificity and causal mediation. Cognition and Emotion, 19, 751−761.

Sarpkaya, P., ve Şekercioğlu, S. (1997).Sözlü ve Yazılı Anlatım.Şafak Basım. Manisa.

Sartor, C. E., Lynskey, M. T., Heath, A. C., Jacob, T. & True, W. (2007). “The Role Of Childhood Risk Factors In Initiation Of Alcohol Use And Progression To Alcohol Dependence”, Addiction, S: 102(2).

Segal, Z. V., Williams, J. M. G., & Teasdale, J. D. (2002). Mindfulness-based cognitive therapy for depression: A new approach to preventing relapse. New York: Guilford Press.

Sevin, Ç. Ve Erbay, E. (2008). “Madde Bağımlılarının Tedavi Sonrası Sosyal Yaşama Uyumları Ve Sosyal Hizmet Uygulamaları”, Bağımlılık Dergisi, S: 9(1).

Sher, K. J., & Grekin, E. R. (2007). Alcohol and affect regulation. In J. J. Gross (Ed.), Handbook of emotion regulation (pp. 560−580). New York, NY: Guilford Press.

Shoemaker, D. J. (2009). Juvenile delinquency. New York: Rowman & Littlefield Publishers.

Spiro, Rand (1988). Cognitive Flexibility Theory: Advanced Knowledge Acquisition in Ill-Structured Domains. Center for the Study of Reading Technical Report, No: 441.

Stolerman, I. (1992). Drugs of abuse: behavioral principles, methods and terms. Trends Pharmacol Sci 13: 170-176.

Straussner, S. (2004). Assessment and treatment of clients with alcohol and other drug abuse problems: An overview. S. L. Straussner içinde, Clinical Work with Substance-Abusing Clients (s. 3- 36). New York: The Guildford Press.

Sun, W., Skara, S., Sun, P., Dent, C. W. & Sussman, S. (2006). “Project Towards No Drug Abuse: Long-Term Substance Use Outcomes Evaluation”, Preventive Medicine, S: 42(3).

Şenel, F. (2003). “Beynin Gizemi,” TUBİTAK Bilim &Teknik, s. 15.

Tarhan, N., & Nurmedov, S. (2011). Bağımlılık: Sanal ve gerçek. İstanbul: Timaş Yayınları.

Telman, N., ve Ünsal P. (2005). İnsan İlişkilerinde İletişim. Epsilon Yayıncılık. İstanbul.

Terakye G. (1995). Hasta Hemşire İlişkileri.(4.Baskı). Aydoğdu Ofset, s:16-34. Ankara.

Tice, D. M., Bratslavsky, E., & Baumeister, R. F. (2001). Emotional distress regulation takes precedence over impulse control: If you feel bad, do it! Journal of Personality and Social Psychology, 80, 53−67.

Totterdell, P. & Parkınson, B. (1999). Use and effectiveness of self-regulation strategies for improving mood in a group of trainee teachers. J Occup Health Psychol 1999; 4:219-232.

Tull, M. T., & Roemer, L. (2007). Emotion regulation difficulties associated with the experience of uncued panic attacks: Evidence of experiential avoidance, emotional nonacceptance, and decreased emotional clarity. Behavior Therapy, 38, 378−391.

Tull, M. T., Schulzinger, D., Schmidt, N. B., Zvolensky, M. J., & Lejeuz, C. W. (2007). Development and initial examination of a brief intervention for heightened anxiety sensitivity among heroin users. Behavior Modification, 31, 220−242.

Tuncay, T. (2010). “Kanserle Başetmede Destek Grupları”, Toplum ve Sosyal Hizmet, S: 21(1).

Turhan, E., İnandı, T., Özer, C. ve Akoğlu, S. (2011). “Üniversite Öğrencilerinde Madde Kullanımı, Şiddet Ve Bazı Psikolojik Özellikler”, Türkiye Halk Sağlığı Dergisi, S: 9(1).

UNODC. (2018). Global overview of drug demand and supply: latest trends, cross-cutting issues. Vienna: United Nations Publication.

Uzbay, İ.T. (2009). “Beyin Nasıl Bağımlı Oluyor?”, Türk Eczacılar Birliği Yayını/ Meslek İçi Sürekli Eğitim Dergisi, sy. 21-22,, ss. 34-36.

Uzbay, İ.T. (2009). “Madde Bağımlılığının Tarihçesi, Tanımı, Genel Bilgiler ve Bağımlılık Yapan Maddeler”, Türk Eczacılar Birliği Yayını/ Meslek İçi Sürekli Eğitim Dergisi, sy. 21-22, s. 9.

Uzbay, İ.T. (2009a). Madde bağımlılığı. Silahlı Kuvvetler Dergisi 399 (Ocak): 99-115.

Uzbay, İ.T. (2009b). Madde bağımlılığı ve Hiperikum perforatum’un madde bağımlılığı üzerine etkileri. Fitoterapi.

Uzun, S., & Kelleci, M. (2018). Lise öğrencilerinde madde bağımlılığı: madde bağımlılığından korunma konusundaki öz yeterlikleri ve ilişkili faktörler. Dusunen Adam The Journal of Psychiatry and Neurological Sciences, 31(4), 356-363.

Ünibol, H. ve Hızlı Sayar, G. (2019). TURBAHAR ekle

VanBoven, A. M., & Espelage, D. L. (2006). Depressive symptoms, coping strategies, and disordered eating among college women. Journal of Counseling and Development, 84, 341−348.

Verheul, R. (2001). Comorbidity of personality disorders in individuals with substance use disorders. Eur Psychiatry 2001; 16(5): 274-282.

Wenzlaff, R. M., & Wegner, D. M. (2000). Thought suppression. Annual Review of Psychology, 51, 59−91.

Yavuzer, H. (2000). Çocuk Eğitimi El Kitabı. Remzi Kitapevi. İstanbul.

İNTERNET KAYNAĞI

https://www.youtube.com/watch?v=dCsBy4-qkjo&t=661s “Her Türlü Bağımlılığın Kimyası – Gündem Özel 09.07.2017 Pazar – YouTube,” (13.06.2022),

 

 

 

 

Öykü Anlatımının Terapide Kullanımı

Hikaye (Öykü) Nedir?

Öykü Anlatımının Terapide Kullanımı Öyküler; yaşanmış veya yaşanması muhtemelen olayları aktarmak için kullanılan edebi bir türdür. Genellikle tek bir ana konu etrafında gelişen kısa olay örgülerinden oluşmaktadır, konular yaşanmış bir olaydan alınabileceği gibi bir hayal ürününden de oluşabilir.

Öykünün yapı unsurları; Olay, kişi, mekân, zaman ögelerinden oluşmaktadır.

Öykü Anlatımının Terapide Kullanımı Bu kavramları kısaca açıklamak gerekirse; Olay, gerçek veya düş ürünü olabilecek durumların bir araya getirdiği örüntülerdir. Kişiler ise anlatıcının sesinde hayat bulan karakterlerdir. Kişi, sadece tek bir olay anlattığından ve olayın da kısa olması nedeniyle bahsedilen kişi sayısı da sınırlı tutulmaktadır.

Mekânda öyküde olayın oluştuğu, geçtiği çevre ve genellikle kişilerin psikolojik özelliklerini ortaya çıkarmakta kullanılan bir araçtır. Son olarak zaman ise öykü de olayların yaşandığı saat, gün, yıl veya mevsimlerin oluşturduğu kavramdır.

Hikayelerde çoğu zaman sadece tek bir kısa olay ele alınmaktadır. Konu çerçevesinde aktarılan olayların ya da durumların neden-sonuç ilişkisiyle birbirine bağlanmış bütüne ise olay örgüsü denir.

 

Öyküsel Terapi nedir?

 

Öyküsel terapi yaklaşımı, gerçeklerin sosyal olarak inşa edildiğini düşünür. Bir kişi bir hikâye anlattığında, bazı unsurları diğerlerine tercih eder ve kişisel deneyimler, kişinin anlam verdiği kimliğini şekillendirmeye yardımcı olan kişisel hikayelere dönüşür.

Öykü Anlatımının Terapide Kullanımı Terapi, kişinin belirli baskın olan geçmiş hikayelerini (kültürel, sosyal, aile) etkisini anlamasına yardımcı olmayı ve yaşamlarında daha büyük olasılıkları teşvik edecek yeni bakış açıları, yorumları içeren yeni hikayeler yaratmayı amaçlar. Bir deneyimi yorumlamanın birçok yolu vardır, ancak hiçbir yorum “doğru” olarak kabul edilmez.

White’a göre “bireyler yaşamlarının anlamlarını yorumlayıcı hikâyelerle oluştururlar. Oluşturulan bu hikâyeler daha sonra bireyin yaşamı için kesin doğrulara” dönüşür. Öyküsel psikolojik danışmada, danışanlar kendi yaşamlarının uzmanları olarak görülür. Anlatılan öyküler bireyin yaşamına ve deneyimlerine anlam kazandıran araçlardır. Anderson’ a göre öyküsel terapide: “Yorumlama, anlama ve gerçeği arama ihtiyacı hiç sonu gelmeyen bir süreçtir ve gerçek bulunduğu bağlama göre değişkenlik gösterir.”

 

Öykü Anlatımının Terapide Kullanımı
Öykü Anlatımının Terapide Kullanımı

Öyküsel Terapi nasıl ortaya çıkmıştır?

 

Öykü Anlatımının Terapide Kullanımı Öyküsel (narrative) terapinin ilham kaynağı, 1970 ve 1980’lerde aile terapisinde kullanılan tekniklerin giderek artan yetersizliğinden geliyor. Michael White ve David Epston’a göre insanların bir durum karşısında nasıl hissedeceklerini ve nasıl eylemde bulunacaklarını belirleyen şey, o kişinin o durumu kendi açısından nasıl anlamlandırdığı ve yorumladığına bağlıdır. Michael White ve David Epston’un öyküsel anlatım terapisi; başlangıçta aile terapisi alanında uygulanmış ve daha sonra travma, yeme bozuklukları (anoreksiya / bulimia), şizofreni, bağımlılıklar, yas, aile içi şiddet tedavileri için genişletilmiştir.

Öykü Anlatımının Terapide Kullanımı Öyküsel terapi, aynı zamanda çözüm odaklı terapiyi de içeren üçüncü dalga terapilere en son eklenendir. Öyküsel terapi (narrative terapi, anlatı terapisi, öyküleştirme terapisi) 1990 yılında Avusturalya’lı terapist Micheal White ve Yeni Zelandalı aile terapisti David Epston tarafından geliştirilmiştir. 1980’lerin başından beri uygulanıyor olsa da kamuoyunda esas olarak 1990’da yayınlanan “Anlatılanrın Terapötik Sonlara Ulaşması” adlı kitaplarından sonra yaygınlaşmaya başlamıştır.

 

Terapide amaç:

 

Öykü Anlatımının Terapide Kullanımı Öyküsel anlatım terapisi insanların kendi öykülerini anlatırken daha doyurucu öyküler inşa etmelerine yardımcı olmayı amaçlar. Süreç işbirlikçi bir iletişim ile başlar; sorunlar tanımlanır  dışa vurma tekniği kullanılarak hikayelerin anlam ve önemlerini yeniden inşa ederek, faydalı olanın gücüne vurgu yaparak devam eder ve sonunda kişinin kendi yaşamına dair yeni bir bakış açısı kazanmasıyla alternatif öykü üretilir. Sorulan sorular danışanı özgürleştirmelidir. Narrative terapi biriken bilgileri ve becerileri daha görünür, güçlü bir hale getirmek ister çünkü insanlar halihazırda çeşitli bilgiler üzerine yaşarlar ve terapinin amacı bu bilgileri ortaya çıkarmaktır.

 

Öykü Anlatımının Terapide Kullanımı “Narattive Terapi” kimi kaynaklarda anlatısal terapi, kimi kaynaklarda ise öyküsel terapi olarak tercüme edilmiştir. Öyküsel terapi deyince aklımıza başkalarının öyküleri gelsede aslında Narrative terapi kişinin kendi öyküsüne dayanır. İnsanlar yaşadıklarından anlamlar üretirler, (narrative metaforu insanlar kendilerini anlamlandırırken bunu hikâyelerle yaptığını söyler) yani kimliklerimizi hikayelerle şekillendiririz. Kimliklerimiz; kalıplaşmış ve değişmez değildir, yaptıklarımızdan yaşadıklarımızdan ve ilişkilerimizden anlam çıkarıp kendimize ve başkalarına anlattığımız veya başkalarından kendimiz ile ilgili duyduğumuz hikayeler kimliğimizi değiştirmektedir.

Hikayeler süreç içerisinde yaşadıklarımızdan neleri görüp nelere odaklandığımızı, neyi hatırlayıp neleri unuttuğumuzu belirleyen çerçevelere dönüşürler buna Narrative terapi “baskın hikâye” demektedir. Burada kendimize şu soruları sorabiliriz: “biz kendimizi veya yaşadıklarımızı anlamlandırırken hangi hikayeleri anlatıyoruz?”, “Hangi hikayeler hemen aklımıza gelirken, hangi hikayeleri hatırlamakta zorlanıyoruz?”, “bu hikayeler bizim kendimize ve yaşama bakış açımıza nasıl etki ediyor, neleri görmemizi sağlarken, neleri görmemizi zorlaştırıyor?”

 

Öykü Anlatımının Terapide Kullanımı Narrative terapi insanların “çoklu hikayeleri” olduğunu söyler, problemlerin ise genellikle bu çoklu hikayelerin tek hikâyeye indirgenmesinden kaynaklandığını ifade eder. Çoklu hikayelerin tek hikâyeye indirgenmesinin sebebinin altında; kültürel, sosyal veya kişisel sebeplerin yatabileceğinden söz eder.

Örneğin travmaya maruz kalmış bir kişiyle çalışırken; o kişiyi sadece yaşadığı travma hikayesi üzerinden anlamaya çalışmak, terapide travmayı merkeze almak, o kişinin travma deneyimi dışındaki bütün yaşadıklarını, öğrendiklerini umutlarını göz ardı etmektedir. Halbuki baskın olan sorun hikayesine takılı kalmaktansa, diğer hikayelerin farkına varmak ve o hikayeleri zenginleştirmek kişiyi problem karşısında oldukça güçlendirecektir. Bu noktada öyküsel terapi alternatif hikayelerin keşfedildiği, baskın hikâyeye karşı var olan güçlerin fark edilip harekete geçirildiği bir yolculuktur.

 

Çocuklar için öyküsel terapi:

 

Öykü Anlatımının Terapide Kullanımı Öykü anlatıcılığı, bir müdahale tekniği özelliği taşımasının yanı sıra çocukların sıkıntılarının betimlenmesine ilişkin bir değerlendirme aracı olma özelliği de taşımaktadır. Çocukların çeşitli psikolojik sıkıntılarıyla çalışırken öykü anlatıcılığı tekniğini kullanmanın birçok yararı bulunmaktadır. Örneğin tanımlayıcı, anlamaya yönelik bir araç rolü olarak çocuğun iç dünyasına yönelik çatışmaları, korkuları, uyumlu olan ve olmayan başa çıkma mekanizmalarını açığa çıkarabilir.

Psikolojik danışmanın desteğiyle ve öyküler aracılığıyla uyumlu olmayan başa çıkma mekanizmalarının yerine uyumlu olanlar yerleştirilebilir. Öykü anlatıcılığı müdahalesi, metaforlar üzerinden çocuğa farkındalık kazandırabilmekte ya da  ders verebilmektedir. Bu sayede çocuk için açığa çıkarılması zor olan bir olgu, başka bir metaforik simge üzerinden daha rahat ve güvenli bir şekilde açığa çıkabilmektedir. Ayrıca süreç içinde öyküler, çocuk tarafından da yapılandırılmaktadır ya da öykülerin oluşmasında çocuğun öyküye müdahale etmesi yönünde cesaret verilmektedir (çocuğun aktif bir katılımcı olması sağlanır).

 

İnstagram’dan Takip Edebilirsiniz : psk.verdanilyenilmez

Kaynakça

 

Erçevik, A. (2021). Çözüm Odaklı Kısa Süreli Psikolojik Danışma ve Öyküsel Psikolojik Danışma Yaklaşımlarına Dair Karşılaştırmalı Bir İnceleme . Humanistic Perspective , 3 (2) , 400-419 .

Marteaux, A. (2018). Mieux-Etre. https://www.mieux-etre.org/Therapie-Narrative,862.html adresinden alındı

Narrative Terapi . http://narrativeterapi.com/narrative-terapi-temel-uygulamalari/

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Göç Yaşantısının Çocuklar Üzerindeki Etkileri Ve Olası Müdahaleler Üzerine Bir Derleme

Özet:

Göç, insanların doğduğu ve içinde bulunduğu mekanla olan bağını zedelemekte ve insanın hayatında birçok sorunun ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Çevresel ortamın değişikliği insanların inanç, düşünce, tutum ve davranışlarını büyük ölçüde etkilemektedir. Bir yönden çevresel ortam değişikliği olarak tanımlanan göç, insanı yeni bir stres ve psikolojik travmaya maruz bırakmaktadır. Göç üzerine yapılan araştırmalar incelendiğinde mültecilik süreçlerinden en fazla zarar gören gruplar arasında ilk sırada çocuklar yer almaktadır. Bu çalışmada göçün çocuklar üzerindeki etkisi, olası risk ve koruyucu faktörleri tartışılmakta, göçmen çocukların yeni yaşantılarına ve kültüre uyum sağlamasını kolaylaştıran ruh sağlığı uygulamalarına ve travma sonrası semptomları azaltmayı, iyi oluşlarını arttırmayı hedefleyen önleyici, müdahale edici uygulamalara yer verilmektedir. Son olarak ise, ruh sağlığı personellerinin göçmen çocuklarla çalışırken yararlanabileceği birtakım öneriler sunulmuştur.

Anahtar kelimeler: göç, çocuk, risk faktörleri, koruyucu faktörler, travmaya müdahale

 

 

1.Giriş

1.1. Göçün Çocuklar Üzerindeki Etkileri

 

Göç kavramı insanı kendi çevresini bırakarak, ani ve hızlı bir çevre değişimine sebep olur. Bireyleri ve toplumu sosyal, kültürel ve fiziksel olarak etkileyerek, sağlık ve sağlık değişkenleri üzerinde de çok önemli etkilere sebep olur (Aydın, 2017). Göç üzerine yapılan araştırmalarda mültecilik süreçlerinden en fazla zarar gören gruplar arasında çocuklar ilk sırada yer almakta ve mültecilik hayatında çocukların rolleri ile ihtiyaçları sık sık değişiklik göstermektedir (Gençer, 2019). İstihdam, eğitim, sağlık, barınma, yabancılaşma ve güvenlik gibi nedenlerle göç eden ailelerin üstesinden gelmek zorunda olduğu sorunlar doğrudan çocuklara yansımakta ve göçmen çocukları hem aile içerisinde hem de ev sahibi toplumun çocukları karşısında dezavantajlı hale getirmektedir (Çevik, 2016). Yeni topluma uyum problemleri, dışlanma gibi durumlar yetişkinlik dönemine oranla çocukluk döneminde daha travmatik ve daha yıkıcı etkiler yaratabilmektedir.

Yani, göç çocuk refahı açısından ciddi riskler barındırmaktadır (Gençer, 2019).

Göçün çocuklar üzerindeki en büyük etkileri uyumsuzluk, aile içi şiddet, yoksulluk ve eğitim hakkından yararlanamamadır (Aydın, 2017). Ayrıca yapılan araştırmalara göre göçmen çocuklar davranış ve duygusal problemleri, anksiyete, depresyon (Benghi-Arslan ve ark., 1997), arkadaş ilişkilerinde problemler (Fazel ve Stein), travma sonrası stres bozukluğu (Heptinstall ve ark., 2004), düşük benlik saygısı (Gün, 2002) ve düşük yaşam doyumu (Gün, 2002) gibi birçok riskli durumla karşı karşıya kalmaktadırlar (akt., Polat, 2007).

Demirbaş ve Bekaroğlu (2013), mültecilerin psikolojik sorunlarını ele aldıkları derleme makalelerinde çocuk ve gençler için risk etmenlerini travma ile ilgili özellikler, göç sırasındaki stres etmenleri ve göç sonrası etmenler olmak üzere üç ana gruba ayırmışlardır. Travma ile ilgili özellikler arasında travmatik olaylara maruz kalmak, bakım verenden ayrılma, şiddete ve sert yaşam koşullarına maruz kalma (sığınmacı kampları, kötü beslenme) vardır. Göç sırasındaki stres etmenleri ise travmatik olay ile ilgili özelliklerin yanı sıra ailenin olumsuz durumu, ebeveynlerin ruh sağlığının bozuk olması ve düşük sosyal desteğin olması eklenmiştir. Örneğin; sosyal ilişkilerin azalması, kuşaklararası çatışma, ayrımcılık ve sosyal dışlanma. Son olarak göç sonrası etmenlerin içerisinde ise göç öncesi travmatize yaşantılar, sığınmacı statüsü ile ilgili belirsizlik, yeni dilde eğitim, çevresel engeller, işsizlik, maddi güçlükler, yetersiz ya da toplu yerleşim, sıklıkla yer değiştirme, dil problemleri, ırk ayrımı, sosyal yalnızlık, yeni kültüre uyumda zorlanma (etnik ve dini kimlik, cinsiyet rolü çatışmaları) yer almaktadır.

Öte yandan sığınmacı çocuk veya gençlerin iyi mizaça sahip olması, olumlu kendilik algısı, yeni durumlara tepki verebilme yeteneği, kendi tarafının inançlarına bağlılık ruh sağlığını koruyucu etmenler arasında görünmektedir (Demirbaş ve Bekaroğlu, 2013). Tibetli sığınmacı çocukların güçlü Budist inançlarına sahip olması, İsrailli Yahudi ergenlerin güçlü ideolojilerinin olması koruyucu etmen olarak aktarılmaktadır. Aile içindeki uyum ve birliktelik çocuk ve gençleri travmaya maruz kalmada koruyucu bir etmendir. Anne stresle baş etmede güçlük yaşarsa, çocuklar strese daha fazla tepki göstermektedirler. Sosyal desteğin olması çocuğun uyumunu kolaylaştırmakta, sosyal desteğin azalması ise ergenlerde depresyona yol açmaktadır (Ehntholt ve Yule 2006).

Mohamed ve Thomas (2017) yaptıkları bir araştırmada mülteci çocuklar, mülteci ebeveynler ve okul personelinin algılarını ve bunların ruh sağlığı ve psikolojik iyi oluş üzerindeki etkilerini incelemişlerdir. Mülteci çocukların yeni bir sosyal bağlamda olumlu adaptasyonlarına ilişkin zihinsel sağlıkları ve psikolojik iyilik hali için risk, dayanıklılık ve koruyucu faktörleri araştırmışlardır. Öğretmenler risk faktörleri olarak; yalnızlık, istismar ve zorbalığa maruz kalma, aile veya iletişim ağı eksikliği, kötü konaklama koşulları ve güvenlik tehdidini; koruyucu faktörler olarak ise, güvende hissetme, güvenecek bir yetişkin, eğitmen/öğretmen desteği, ihtiyaçlarının anlaşılması ve akran desteğinin önemini ifade etmişlerdir.

Birleşmiş Milletler Mülteci Yüksek Komiserliği tarafından 2015 yılında Türkiye’de 8 ilde (Van, Erzurum, Konya, Kayseri, İstanbul, Hatay, Gaziantep ve Şanlıurfa)  göçmen olarak yapılan yaş, cinsiyet ve çeşitlilik raporuna göre işgücü piyasasına giren çocukların yaşlarının 7-8 yaşlara düştüğü, iş kazalarına maruz kaldıkları, yaşam koşullarının kötü olması, yeterli gelirlerinin olmaması ve stresli bir aile ortamı göz önüne alındığında çocukların eğitime devam etmedikleri belirtilmektedir. Ayrıca mülteci çocuklar uyruk, ırk, fiziksel özelliklerinden dolayı ayrımcılığa maruz kalmaktadırlar ve bu ayrımcılık da sözlü ve fiziksel tacizi getirmektedir. Rapora göre, mülteci çocukların eğitime devam etmedikleri belirtilmektedir (Kara, 2018).

 

1.2.Göçmen çocukların yeni yaşamlarına ve kültüre uyum sağlamasını kolaylaştıran ruh sağlığı uygulamaları

 

Alanyazına bakıldığında, Türkiye’deki göç ve psikososyal uyum süreci çalışmaların hemen hemen hepsi göçmenlerin yaşadıkları uyumsuzlar ile beraber psikolojik ve sosyal sorunlarını ele almaktadır (Gülmez ve Öztürk, 2018). Son yıllarda Günlü ve arkadaşları (2020), okul psikolojik danışmanların mülteci öğrencilere yönelik yürüttükleri hizmetlerin değerlendirildiği ve bu süreçte kullandıkları yaklaşımlar konusunda bilgi ve beceri düzeylerinin incelendiği bir çalışma yayınlanmıştır. Çalışma nitel araştırma yöntemi ile, örneklemi ise İzmir ilinin Buca ilçesindeki mülteci öğrencisi bulunan ve ulaşabilen psikolojik danışmanlardan oluşmaktadır. Yapılan analizler sonucunda elde edilen veriler değerlendirildiğinde, katılımcıların okul rehberlik hizmetleri programı çerçevesinde psikolojik danışma ve rehberlik hizmetlerini yürüttüğü belirlenmiştir. Bu kapsamda “travma sonrası stres bozukluğu, yas psikolojik danışmanlığı ve psikososyal müdahale” çalışmalarına yer verildiği görülmektedir. Katılımcılar ayrıca veli eğitim seminerleri ve öğrencilere yönelik grup rehberliği çalışmalarını yapmaktadır. Bununla birlikte katılımcılar mülteci öğrenci velilerinin yapılan veli eğitimlerine yeterince ilgi göstermediğini belirtmiştir. Ayrıca sunulan hizmetlerin kişisel, sosyal ve mesleki rehberlik alanlarında yoğunlaştığı görülmüştür. Katılımcıların yaşadıkları dil ve iletişim problemi ve diğer problemlerin çözümünde çeşitli kurum ve kuruluşlarla (Aile sağlığı merkezi, göçmen sağlık merkezi vb.) işbirliği içinde çalıştıkları tespit edilmiştir. Sonuç olarak, psikolojik danışmanların mültecilere yönelik olarak yaptıkları hizmetlerin öğrencilerin okula uyumunu kolaylaştırdığı ve psikolojik sağlıkları açısından etkili ve gerekli olduğu belirlenmiştir (Günlü ve ark., 2020).

Ayrıca Uzun ve Bütün (2016), okul öncesi eğitim kurumlarına devam eden sığınmacı çocukların uyum sağlama sürecinde karşılaştıkları sorunları belirleyerek birkaç çözüm önerisi sunmuşlardır. Araştırmayı nitel desen ile Samsun’un değişik yerlerinde görev yapan ve sınıfında Suriyeli öğrenci olan altı okul öncesi öğretmeni ile görüşme yaparak gerçekleştirmişlerdir. Yapılan görüşmelerde bütün katılımcıların birleştiği en önemli ortak noktanın çocukların Türkçe bilmemeleri nedeniyle ciddi sorunlar yaşadıklarıdır. Çocuklar Türkçe bilmedikleri için hem öğretmenleri ile hem de akranları ile iletişim kuramamaktadırlar. Bu nedenle de sosyalleşememekte ve grubun dışında kalmaktadırlar. Aynı zamanda çocukların ülkemize tam olarak yerleşemedikleri ve sığınmacı konumunda oldukları için beslenme, barınma, temizlik gibi temel ihtiyaçlar noktasında sorunlar yaşadıkları saptanmıştır. Bu nedenle araştırmacılar mülteci çocukların göç etmeden önce ve göç sırasında yaşadıkları travmatik durumların çözülmesini, özellikle barınma, ısınma, giyinme ve daha insani şartlarda yaşamalarını sağlayabilecek imkanların tanınmasını önermektedirler. Son olarak, sığınmacı çocukların okullarda olumsuz tutumlarla karşılaşmaması için planlı bir eğitim programına tabi tutulması gerekmekte temel düzeyde akranları ve öğretmenleri ile iletişime geçebilecekleri temel dil becerilerinin kazandırılmasının faydalı olacağını düşünmektedirler.

Buna ek olarak, Marsh (2012) okullarda uygulanan müzik aktivitelerinin mülteci ve göçmen çocukların ev sahibi olduğu kültüre daha kolay uyum sağladıklarının altını çizmiştir. Müzik aktiviteleri kültürel devamlılığı, kültürler arası geçişi, sözel ve sözel olmayan iletişim şekillerini içerir. Bu aktivitelere katılan çocukların daha fazla ait olma duygusu hissettikleri hem okulda hem de içinde bulundukları kültürde daha rahat iletişim kurdukları belirtilmektedir.

 

1.3.  Ruh sağlığı personellerinin göçmen çocuklarla çalışırken yararlanabileceği öneriler

 

Göçmene psikolojik destekte bulunacak olan psikolojik danışman, “göç eden kişinin hem geldiği yerleşimin hem de vardığı yerleşimin toplumsal ve yapısal özellikleri, göç eden kişinin hem geldiği yerleşimdeki hem de vardığı yerleşimdeki aile ve hane gibi yakın toplumsal çevresinin özellikleri, göç eden kişinin kişisel özellikleri, algılamaları, yorumları ve etkinlikleri hakkında bilgi sahibi olmalı ve psikolojik danışma sürecinde tüm bu özellikleri dikkate almalıdır” (İçduygu ve Ünalan, 1998,s.42; akt., Ilgar ve Ilgar, 2015). Psikolojik danışman/terapist göç yaşantısından kaynaklanan travmanın etkilerini azaltmayı ve çözebilmeyi başarması için göçmen bireye yardım sunarken onun kültürel kodlarını da ihmal etmemelidir (Ilgar ve Ilgar, 2015).

Ersever (1996) göç travmasına müdahale edecek psikolojik danışmanın ve travma durumunu yaşayan göçmenin görevlerini ve psikolojik danışmanın uygulayacağı yöntemleri şöyle açıklamıştır: “Psikolojik danışmanın veya terapistin, psikolojik travmayı başlatan olayı belirlemesi, danışanın travma hakkında oluşan duygularını açığa çıkarması,danışanın travma ile nasıl başa çıkmaya çalıştığını keşfetmesi, danışanın hastaneye yatırılıp yatırılmayacağını karar vermesi, danışana niçin travma içinde olduğunu açıklaması, danışanın travmadan çıkması için neler yapabileceğini (seçeneklerin) danışan ile tartışması ve danışana uygun davranışları kazandırması terapötik sürecin başarı ile tamamlanması için oldukça önemlidir “(Ersever, 1996: 69; akt, Ilgar ve Ilgar, 2015).

Ayrıca Erol ve Ersever (2014)’e göre; psikolojik danışman/terapist, travma durumunu yaşayan danışana üç aşamalı bir psikolojik danışma hizmeti verebilir. Bu aşamalar, başlangıç aşaması, tedavi uygulama aşaması ve sonuç aşaması olarak sıralanabilir. Başlangıç aşamasında, danışanda travmayı başlatan olay belirlenir, danışanda travmanın ortaya çıkardığı arazlar (belirtiler) belirlenir ve duygular açığa çıkartılır. Danışanın ego işlevleri ve problem çözme becerileri belirlenir, danışanın hastaneye yatırılıp yatırılmayacağı karara bağlanır. Tedavi uygulama aşamasında, danışana niçin travma içinde olduğu açıklanır, danışanın duygu, düşünce ve davranışlarının tutarlı hale getirilmesi amaçlanır, danışanla çözüm alternatifleri tartışılır. Sonuç aşamasında ise, danışanla travmaya etkili bir şekilde çözüm getirecek olan davranışlar tartışılır ve bu davranışların danışana kazandırılması sağlanır. Böylece, göç travma kısa sürede, en fazla iki ay içinde çözülür. Travmaya müdahale yapılmadığı takdirde travma kronik hale gelir ve psikopatoloji oluşur. Psikopatoloji oluştuktan sonra bireye daha uzun bir süre psikolojik yardım sunmak gerekir. Bu durumda para ve zaman israfına sebep olur (akt., Ilgar ve Ilgar, 2015).

Öte yandan, Aydın (2017) olumsuz çevre koşullarına maruz kalan çocukların sağlıklarını bozulduğunun, temel sağlık hizmetlerinden yararlanamayan mülteci çocuk ölümlerinin gerçekleştiğinin altını çizmiştir. Hemşireler, göçe maruz kalan çocukların sağlıklarının geliştirilmesinde kronik ve bulaşıcı hastalıklar konusunda eğitimler ile desteklemeli, çocukların temel insanı hakları konusunda savunucu olmalı, büyüme gelişme süreçlerini takip etmeli, güvenli oyun alanları sağlayabilmeli, toplumda göçün çocuk ve aile için etkileri konusunda farkındalığını arttırarak, kişilerle iletişim kurmalarını sağlamalı ve toplumun önyargılarını gidermeye çalışmalıdır (Aydın, 2017).

Travmatize olmuş mülteci çocuklara uygulanan müdahale programlarından biri travma odaklı bilişsel davranışçı terapidir. Bu terapi, çocuklara ve ebeveynlerine travma sonrası stres bozukluğu, kaygı ve depresyon belirtilerini azaltmak için uygun bir tedavi yöntemidir. Travma odaklı bilişsel davranışçı terapi, terapistin tedavi sürecini yürütmesinde yardımcı olacak 10 basamaklı bir programdan oluşur. Bu basamaklar psikoeğitim ve ebeveynlik becerileri, rahatlama becerileri, duygu değişimi, bilişsel başa çıkma ve anlamlandırma, travmatik öyküyü geliştirme ve işlemleme, travma hatırlatıcılarını tekrar deneyimleyerek baş etme, ortak çocuk- ebeveyn seansları ve güvenlik planlamasıdır (Schottelkorb ve ark 2012).

Uygulanabilecek bir diğer tedavi yaklaşımı ise çocuk odaklı oyun tedavisidir. Bu tedavi çocukların duygularını, düşüncelerini ve arzularını oyun aracılığıyla ifade etmelerini sağlar. Oyun, çocuklar için evrensel bir dil ve iletişim şekli olduğu için gelişimsel olarak uygun ve kültürel olarak cevap verilebilir bir yöntem olarak ele alınmıştır. Bu tedavinin amacı; koşulsuz olumlu saygıyı, içtenliği ve empatiyi kullanarak çocukların, büyümelerini ve uyum yapmalarını sağlamaktır (Schottelkorb ve ark 2012).

 

 

 

 

 

 

Kaynakça

Aydın, D. Şahin, N., Akay, B. (2017). Göç olayının çocuk sağlığı üzerine etkisi. İzmir Dr. Behçet Uz Çocuk Hast. Dergisi, 7(1), 8-14.

Çevik, S.A. (2016). Suriye’den Türkiye’ye göçün etkileri. Gümüşhane Üniversitesi Sağlık          Bilimleri Dergisi, 5(2), 80-83.

Demirbaş, H., Bekaroğlu, E. (2013). Evden uzakta olmak: Sığınmacıların/mültecilerin psikolojik  sorunları ve alınacak önlemler. Kriz Dergisi, 21(1), 11-24.

Ehntholt,K.A, Yule, W. (2006). Practitioner review: Assessment and treatment of refugee  children and adolescents who have experienced war-related trauma. J Child Psychol  Psychiatry, 47(12), 1197-1210.

Gençer, T.E. (2019). Göç süreçlerindeki çocukların karşılanamayan gereksinimleri, haklara  erişimleri ve beklentileri: Ankara ve Hatay’da yaşayan Suriyeli çocuklar örneği.  Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü

Gülmez, S.C., Öztürk, A. (2018). Göç yaşantısı çerçevesinde çocukta psikososyal uyum süreci  üzerine bir inceleme. Sosyal Politika Çalışmaları Dergisi, 40(2). 449-481.

Günlü, A., Sağlam, A., Gürat, C., Baş, A.U. (2020). Okul psikolojik danışmanlarının mülteci  öğrencilere yönelik sundukları hizmetlerin değerlendirilmesi. Mehmet Akif Ersoy  Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, 55, 168-205.

Ilgar, M.Z., Ilgar, S.C. (2015). Göç ve göçmenliğin psikolojik yansımaları: Vatansız vatandaş  olmak. [Sempozyum]. Disiplinlerarası Göç ve göç Politikaları Sempozyumu, İstanbul,Türkiye.

Kara, P., Nazik, E. (2018). Göçün kadın ve çocuk sağlığına etkisi. Gümüşhane Üniversitesi  Sağlık Bilimleri Dergisi, 7(2), 58-69.

Marsh, K. (2012). The beat will make you be courage: The role of a secondary school music      program in supporting young refugees and newly arrived immigrants in Australia. Res          Stud Music Edu, 34(2), 93-111.

Mohamed, S.,Thomas, M. (2017). The mental health and psychological well-being of refugee    children and young people: An exploration of risk, resilience and protective factors. Educational Psychology in Practice, 33(3), 1-15.

Uzun, M.E., Bütün, E. (2016). Okul öncesi eğitim kurumlarındaki Suriyeli sığınmacı çocukların  karşılaştıkları sorunlar hakkında öğretmen görüşleri. Uluslararası Erken Çocukluk         

Eğitimi Çalışmaları Dergisi, 1(1).

Polat, G. (2007). İç göçün çocuk ruh sağlığına etkisi ve sosyal hizmet müdahalesi. Toplum ve    Sosyal Hizmet, 18(1).

Schottelkorb, A. A, Douman, D.M., Garcia, R. (2012). Treatment for childhood refugee trauma:

A randomized, controlled trial. Int J Play Ther, 21(2), 57-73.

 

 

 

 

Turgut Uyar Şiirlerinin Varoluşçuluk Bakış Açısından İncelenmesi 

Turgut Uyar Şiirlerinin Varoluşçuluk Bakış Açısından İncelenmesi 

 

Özet

 

Varoluşçu yaklaşıma göre, insanın en temel ihtiyacı yaşamda bir anlam bulmaktır. İnsan, anlam arayışını özgür bir şekilde kendi bireyselliği içerisinde gerçekleştirir. Varoluşçuluğun ele aldığı temel konular; ölüm, yalnızlık, özgürlük, anlamsızlık ve sorumluluktur. Bu yazıda Turgut Uyar şiirleri bu temalar üzerinden incelenecektir. Turgut Uyar, İkinci Yeni akımına katılarak varoluşçuluktan etkilenmiş ve şiirlerini bu bakış açısı üzerine kaleme almıştır. O, şiirlerini bir bütün olarak görür ve sahaya yönelik şiirler meydana getirir. Bu yazının amacı Turgut Uyar’a ait

“Geyikli Gece”, “Uzak Kaderler İçin”, “Hiçsizliğe” “Sonnet” ve “Hayri Bey” şiirlerini yalnızlık, ölüm kaygısı, özgürlük, sorumluluk ve anlamsızlık temaları üzerinden incelemektir.

 

Anahtar Kelimeler: varoluşçuluk, Turgut Uyar

 

1. Giriş 

Varoluşçuluk özü itibariyle insan varoluşunun anlamını ve insanın kendini gerçekleştirme olanaklarının bütününü ifade eden, yani insanı konu alan ve insana yönelen bir felsefi akımdır (Gül, 2014). Camus, Heidegger, Kierkegaard, Sartre, Nietzche gibi felsefi düşünürlerin varoluşçuluk akımından etkilendikleri görülmektedir. Varoluşçulara göre insan dünyaya anlam arayışını araştırmak için gelmiştir ve bu anlam arayışı bireysel deneyime dayanmaktadır. Varoluşçu yaklaşıma göre insanın en temel özelliği yaşamda anlam arayışı ve önemli olma duygusudur. Yalom, yaşamda anlam kaybını yaşamın gerçeği olarak tanımlamaktadır. Birey bu gerçekle karşılaştığında ise kaygı ve çatışma yaşamaktadır (Demir, 2021). Varoluşçu yaklaşımın ele aldığı temel konular ölüm kaygısı, yalnızlık, özgürlük, sorumluluk ve anlamsızlık olarak sıralanabilir. Bu yazıda da Turgut Uyar’ın şiirleri bu temalar üzerinden incelenecektir.

 

1.1. Varoluşçu Yaklaşım ve Turgut Uyar’ın Şiir Anlayışı

 

Turgut Uyar’ın şiir yaşamanın temeli İkinci Yeni dönemi ile başlamıştır. Yeniliğe açık bir yapısı olan Turgut Uyar da bu hareketin öncüleri arasındadır. İkinci Yeni dönemi, varoluşçu akımdan etkilenerek Uyar’ın şiir dünyasını şekillendirip, imaj dünyasını zenginleştiren bir edebi hareket olmuştur (Karataş, 2008).

Turgut Uyar, şiiri dizelere indirgemeyerek bir bütün olarak görmektedir ve şiiri her yönü ile işlenmesi, yontulması görüşünü savunur (Abukan, 2021). Geleneksel şiir hakkında derin bir bilgisi olmasının yanı sıra sahaya yönelik de şiirler kaleme alması onu çok yönlü kılmaktadır. Yani sürekli bir arayış içindedir. Turgut Uyarı’ın şiirlerinin ayırt edici özellikleri, imgeleri kullanarak okuyucuya özgün bir aktarım sunması ve varoluşsal, psikolojik sorunlara şiirlerinde değinmesidir (Abukan, 2021). Özetle, Turgut Uyar da varoluşçuluktan etkilenmiş ve şiirlerini bu bakış açısı ile kaleme almıştır.

Bu yazıda Turgut Uyar’a ait “Geyikli Gece”, “Uzak Kaderler İçin”, “Hiçsizliğe”, “Sonnet” ve “Hayri Bey” şiirleri, yalnızlık, ölüm kaygısı, özgürlük, sorumluluk ve anlamsızlık temaları üzerinden incelenecektir.

 

 

1.2.Yalnızlık 

 

Felsefenin en köklü ontolojik sorularından biri olan yalnızlık duygusu insanın da en temel sorunlarından biridir. Heidegger’e göre insan, yalnız kaldığında birlikteliğin eksik formundadır. Yani, kalabalıklar içinde yalnız olmak demek birlikte olmanın eksik formu demektir (Geçtan,

1990). Turgut Uyar’ın “Hayri Bey” adlı şiirindeki şahsı geçen Hayri Bey benliği varoluşsal yalnızlığın farkındadır.

 

“Hatırla Hayri Bey

 Hep yalnız kaldığımız.

Bu dünya kimin olsa bizim değildir.

Uzaktır bize

Bizim olmadıkça tepeden tırnağa”  ….

“Hatırla her zaman yalnız kaldığımızı.

 Bir gemi kalksın, senin uysal

 Başkaldırmanı götürsün.

 Draç’tan beyrut’a bir gemi navlunsuz götürsün. 

 Anılman her zaman bir sızı olsun uzakta. 

 Çok uzakta.

 Tabancalı Hayri Bey  Çok uzakta.

Hep yalnız kaldığımız” 

 

Hayri Bey karakteri yalnızlığını dünya içinde başkaları ile birlikte olduğunda duyumsamaktadır. Yani yalnızlığını başkaları üzerinden değerlendirir. Yalnızlığı insanlara ve nesnelere sirayet etmektedir. “Hep yalnız kaldığımız” dizesi tek başınalığı ve çaresizliği hatırlatmaktadır.

Kişisel birleşme durumundan vazgeçme, bütün korku ve güçsüzlükle varoluşsal yalnızlık ile karşılaşma anlamına gelmektedir. Rank’a göre birleşme-yalıtım ikilemi en büyük varoluşumsal gelişimsel görevdir. Doğum, iyice gömülü olunan bir yerden dışarı çıkmanın sembolüdür. Yani, bebek doğarken hayattan korkmaktadır (Demir, 2021). Varoluşçu yaklaşıma göre, benlik kendi varoluşunda yalnızdır. Hiç kimse bir başkasının düşüncelerini veya duygularını yaşayamaz. Fakat yalnızlık sevgi yolu ile yalnızlık acısını telafi edebilir. Yani ilişkiler temel ve evrensel yalnızlığı hafifletmektedir. Fakat hiçbir ilişki yalnızlığı yok edemez. Yalom (2001), varoluştaki yalnızlığımızı kabul edebilir ve kararlılıkla yüzleşebilirsek başkalarına sevgi ile yönelebileceğimizi söyler (Demir, 2021).

“Varoluş özden önce gelir” (Sartre, 1985: 94) sözünü benimseyen varoluşçular, insanın içini kemiren yalnızlık duygusunun içsel bir aydınlanma olduğunu dile getirir. Yani, insan kökten kendi yalnızlığını kavrarsa, kendi varoluşunu kavrayabilir (Şahin, 2019). Uyar’ın “Hayri Bey” şiirinde de kökten yalnızlığı özünde bütün huzursuzluk ve tutunamayışlarının temel sebebidir. Öte yandan, yalnızlık kendini kavramasını ve kendi özgürlüğünü kanıksamasını sağlamaktadır. Yani, sonuç olarak “Hayri Bey” şiiri varoluşsal yalnızlığı Hayri Bey üzerinden insanın en büyük çıkmazı olarak ele alınmıştır.

Öte yandan, Uyar’ın “Sonnet” adlı şiirinde yalnızlık benliğe bir başkaldırı, özgürlüğün kaybı olarak ele alınmıştır:

 

“Bilmem rengi nasıldır, boyu ne kadar.

Biçen her kimse yıllardır yanlış biçiyor.

Bir elbise ki, alabildiğine dar..

Nedir bir türlü sırrını anlamadık, Kimdir bizimle böyle şaka ediyor,

Hangi cebini karıştırsan yalnızlık..

 

Uyar, bu dizelerde yalnızlık kavramını kabullenmek yerine, kendi benliğine karşı bir tehdit olarak görmektedir. “Hangi cebini karıştırsan” yalnızlık sözleri şairin yalnızlığa itilmişliğine bir başkaldırıdır. Yani, Uyar bu şiirde “Hayri Bey” şiirinin aksine, yalnızlığı insanı sarmalayan bir sorun olarak görmektedir. Kendi yalnızlığını gideremediği için de özgürlüğü kısıtlanmaktadır ve bu duruma başkaldırır.

 

1.3. Ölüm 

 

Heidegger’e göre ölüm, fiziksel olarak tehdit edicidir ancak ölümü düşünmek rahatlatıcıdır. Ölümün fiziksellik insanı tahrip etse de ölüm fikri onu korur (Demir, 2021). Heidegger, insanın iki farklı biçimde var olduğu görüşündedir: 1) varoluşun “dalgınlık” durumu ve 2) varoluşun “farkındalık” durumu (Geçtan, 1990 :183). Varoluşun dalgınlık durumunda, insan, kendini yaşamın günlük olaylarının içine bırakır. Rastgele konuşmalarla vakit geçirirken, ötekilerin dünyasında kaybolur. Öte yandan, varoluşun farkındalığını yaşayan kişi, işlerin nasıl işlediğine değil, oluşu ile ilgilenir. Kendini var etmiş ve var etmekte olduğunun farkında olarak otantik bir yaşam sürer. Sınırlarını, imkanlarını genişleterek mutlak özgürlükle ve hiçe indirgenme riskiyle yüzleşir. Bunlarla yüzleşmenin kaygısını da yaşar, ancak böyle bir varoluş içinde kendini değiştirme gücü bulur.

Turgut Uyar, “Uzak Kaderler” şiirinde genel anlamıyla ölümü kabullenmektedir. Bunu şiirin adından da anlayabiliriz.  Yani, varoluşunun farkındalığını yaşayarak, öte yandan ölümle de yüzleşerek ölüm kaygısı yaşar. Heidegger’e göre yaşamı otantik bir biçimde sürdürebilmek ölümün kaçınılmazlığı sayesinde gerçekleştirilir. Şairin yaşadığı yeri ve kaderini terk etme isteği aşağıdaki dizelerde de görüldüğü üzere ölüm hissini çağrıştırmaktadır.

 

“Bir gün, bir yağmurla garip garip 

Çoluğu çocuğu terk edeceğim 

Bir sevgiyle doymayacak kalbim, anladım 

Alıp başımı gideceğim.” 

“Bir gün, bir parkta otururken, biliyorum 

Bir el yağmurla dokunacak omuzuma 

Bir çift göz, bir davet, bir kalp 

Çoluğu çocuğu terk edeceğim.” 

 

Var olmamak ya da hiçlik varoluşçu psikiyatrinin ilgilendiği en önemli sorunlardan bir tanesidir. Çünkü var olmamak, var olmanın ayrılmaz bir parçasıdır ve var olmanın anlamını kavrayabilmek, yok olmanın her an mümkün olabileceğini kavrayabilmiş olmayı içerir. İnsan, doğmuş olduğunu ve bir gün öleceğini bilen tek canlıdır ve bu gerçek, onu anlamlı yaşayıp yaşayamadığı konusunda kaygılandırır (Geçtan, 1990: 41).

 

Görmüş geçirmiş bir çift duygulu dudak karşısında.

                Kendi kendine çekilmez oluyor ömrüm..”

 

Uyar yukarıdaki dizelerde söylediği gibi hayatını anlamlı yaşayıp yaşamadığını değerlendirmiştir. Yaşamın derdini çeken hüzünlü bir insan portresi vardır.  Sonuç olarak, “Uzak Kaderler İçin” şiirinde kaçış temasının altında ölüm temasını barındırmaktadır. Turgut Uyar, ölümü kabullenerek kendi varoluşundan yabancılaşmak yerine bu durumu kabullenerek ölüm kaygısını hafiflettiğini söyleyebiliriz.

 

1.4. Özgürlük / Sorumluluk 

 

Varoluşçuluğun temel dayanağı kişinin kendi tanımını belirleyerek, bir seçme özgürlüğüne sahip olmasıdır (Şişman, 2015). Sartre’a göre birey özgürlükten kaçamaz. Bir insan kendi seçimlerinin sorumluluğunu aldığı takdirde eylemlerinden ders çıkarabilir ve hatta yaşamın anlamını keşfedebilir (Demir, 2021). Sartre için sorumlu olmak, bir olayın ya da bir şeyin tek yaratıcısı olmaktır. Yani, insan sorumluluğun farkına varabilirse, kendi yolunu, duygularını, yaşamındaki zorlukları veya acılarını kendisi yaratabilir (Geçtan, 1990: 191).

“Geyikli Gece” şiirinde seçme özgürlüğüne sahip insanların, bu seçimlerinden doğan ikilem dile getirilmiştir:

 

Bir yandan, toprağı sürdük           

                 Bir yandan kaybolduk

                 Gladyatörlerden ve dişlilerden

                 Ve büyük şehirlerden

                 Gizleyerek yahut döğüşerek

                Geyikli geceyi kurtardık”

 

İnsanın kendi varlığına şekil vererek kendisini değiştirmesi yaptığı seçimler ile mümkündür (Şişman, 2015). İlk dizelerde dile getirilen “Toprağı sürdük” sözleri, içinde bulundukları düzenin bir parçası olduklarını kabul ettiklerini göstermektedir. Fakat, bu düzene karşı gelerek, kendilerini gerçekleştirmek için yani özgürlük amacı ile düzenin, dişlilerin dışına çıkan insanlar vardır. Geyikli geceyi gladyatörlerden, dişlilerden ve büyük şehirlerden kurtarmaları yaptıkları seçimin sorumluluğunu aldıklarının bir göstergesidir.

 

                “Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı

                Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk

                Üç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza

                Caddelerde gezmekten hoşlanıyorduk akşamları

                Kadınların kocalarını aramasını seviyorduk

                Sonra şarap içiyorduk kırmızı yahut beyaz

                Bilir bilmez geyikli gece yüzünden”

 

Geyikli geceye sahip insanlar kimsesiz gibi gözükse de içlerinde bir umut vardır. Çünkü bu insanlar için “Geyikli gecenin” var olduğunu bilmek onları sevindirmektedir. Böylelikle özgürce seçimler yaparak, varoluşlarını gerçekleştirebilirler. Her istediklerinde kaçıp gidebilecekleri, caddelerde gezerek, şarap içerek özgürce dolaşabildikleri bir kendilik mekanına sahiptirler. Sartre’ın de dediği gibi sorumluluk, bir olay ve bir şeyin karşı koyulamayan yaratıcısı olmak demektir. Yani, onlar için “Geyikli Gece” kendi hayatlarının sorumluluklarını alarak yarattıkları bir yerdir.

 

 

1.5.Anlamsızlık 

 

Varoluşçu psikoterapinin önemli isimlerinden Viktor E. Frankl da çağımızın en büyük nevrozunu yaşamda anlam bulamama olduğunu belirtmektedir.  İnsanlar, yaşamlarına anlam katacak ve uğruna yaşayacakları bir şeylerin arayışı içindedir (Frankl, 2019). Frank’a göre (2019), bu nevrozların çoğu köken bakımından “noojenik”tir ve hayattaki anlamsızlıktan doğmaktadır. Frankl (2019) iki anlamsızlık semptomunun var olduğunu söyler. Bunlar varoluşsal nevroz ve varoluşsal boşluktur. Varoluşsal boşluk yaygın bir olgudur ve can sıkıntısı, duygusuzluk ve boşluk gibi öznel durumlarla nitelendirilirler.

Turgut Uyar “Hiçsizliğe” adlı şiirinde inançsal olarak bir anlamsızlık yani varoluşsal boşluk içerisindedir. Yani, Tanrı’yı hiçsizleştirerek Tanrı’nın anlamını ve değerini yıkar, yok sayar. Bu durumu aşağıdaki dizelerde görebiliriz:

“Tanrı sen ne kadar güzelsin   bir hiç olarak”

Yani, Turgut Uyar için Tanrı bir tutunma veya dayanak noktası değil, aksine hiçsizliktir.

Yaşamına anlam katacağı, uğruna yaşayacağı bir şey değildir.

 

2. Sonuç

 

Varoluşçu felsefe, insanın nihai anlam arayışını ve kendisini gerçekleştirmesini insanı bir bütün olarak ele alarak, insanın özüne yönelerek gerçekleştirir. Bunu, ölüm, yalnızlık, özgürlük, sorumluluk, anlamsızlık gibi temalara oturtarak insanın bireyselliği içerisinde özgür bir şekilde yapar. Turgut Uyar’ın şiirlerine baktığımızda da temel konu insandır. İnsanı varoluşsal açıdan incelemiş ve bunu şiirlerinde yansıtmıştır. Bazen ölümü kabullenerek varoluşunu gerçekleştirmiş, bazense yalnızlığını fark ederek kendi özgürlüğünü içselleştirmiştir. Sonuç olarak, Turgut Uyar şiirlerinde insanın özüne inerek, nihai anlam arayışını sürdürmektedir.

 

 

Kaynakça

 

Abukan, M. (2021). Turgut Uyar’ın çok üşümek şiiri üzerine bir tahlil denemesi. Söylem Psikoloji Dergisi, 6 (1), 92-101.

Demir, V. (2021). Varoluşçu terapi açısından: Bir sex bağımlılığı olgu çalışması [Powerpoint slides].

Frankl, V.E. (2019). İnsanın anlam arayışı. (Çev. S. Budak). İstanbul: Okuyan Us Yayın Eğitim

Danışmanlık. (Orijinal yayın tarihi, 2009)

Geçtan, E. (1990). Varoluş ve psikiyatri. İstanbul: Remzi Kitabevi

Gül, F. (2014). Varoluşçu felsefenin Türk düşünce hayatındaki yansımaları. Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dersgisi, 18, 27-32.

Karataş, T. (2008). İkinci yeni. İkinci Yeni Şiir. 224-232

Şahin, V. (2019). Turgut Uyar’ın şiirlerinde ben ve ötekinin yalnızlık itkisi. Journal of Turkish Language and Literature, 5 (3), 501-521.

 

Sınır Kişilik Bozukluğu Teşhisi Almış Kişilerin Kişilerarası İlişkilerinde Duygu Düzenleme Stratejileri

Sınır Kişilik Bozukluğu Teşhisi Almış Kişilerin Kişilerarası İlişkilerinde Duygu Düzenleme Stratejileri

 

Özet:

Sınır kişilik bozukluğu (SKB) benlik imgesi, dürtüsellik, kişilerarası yaygın problemler, duygu düzenlemede istikrarsızlık örüntüsü gösteren psikiyatrik bir rahatsızlıktır. SKB’nin etiyolojisinde bütünsel yaklaşım ön plandadır ve hastalık biyolojik, psikolojik ve sosyal faktörlerin birbirleri ile etkileşimine dayanarak gelişmektedir. Güncel birçok çalışma, sınır kişilik bozukluğunda duygu düzenlemedeki zorlukların kişilerarası ilişkilerde problemlerle ilişkisini ampirik kanıtlarla göstermektedir. Bu makalenin amacı, sınır kişilik bozukluğu teşhisi almış kişilerin kişilerarası ilişkilerinde sağlıklı kişilere göre kendini ve başkalarını suçlama, felaketleştirme gibi daha çok adaptif olmayan duygu düzenleme stratejileri kullandığını varsaymaktadır. Alanyazın incelendiğinde birçok araştırma öne sürülen hipotezi destekler niteliktedir. Yani, SKB’li bireyler için duygusal deneyimleri düzenleme zorluğu kişilerarası etkileşimde kilit mekanizma olarak kabul edilmiş ve kişilerarası işlevsellikle ilgili sorunları açıklamaktadır. Araştırmacılar sınır kişilik bozukluğundaki duygu düzenleme zorluğu içerisinde olan ve bunun sonucunda da kişilerarası problemler yaşayan kişiler için, işlevsiz duygu düzenleme stratejilerini değiştirmek ve yerine pozitif duygu düzenleme stratejileri koymak için bilişsel davranışçı müdahaleler önermektedir.

Anahtar kelimeler: sınır kişilik bozukluğu, duygu düzenleme stratejileri, kişilerarası problemler

 

 

 1.Giriş

.Sınır Kişilik Bozukluğu

 

Sınır kişilik bozukluğu, ergenlik veya erken erişkinlik döneminde başlayan duygulanım, benlik imgesi, dürtüsellik ve kişilerarası yaygın düzensizlik gösteren ilişkiler gibi duygusal, bilişsel ve davranışsal bozukluklar içeren psikiyatrik bir rahatsızlıktır (APA, 2013). Özünde duygu sisteminde ciddi bir düzensizlik olan bir zihinsel bozukluk olarak ele alınır ve hastalar duygu düzenleme, dürtü kontrolü, kişilerarası ilişkiler ve benlik imajında belirli bir istikrarsızlık örüntüsü gösterirler (Linehan ve ark., 2014).

Sınır kişilik bozukluğu gösteren bireylerin davranışlarını sadece uyum veya uyumsuzluk açısından ele almak yerine, altta yatan nedenleri anlamaya çalışmak, bozukluğun tedavi kısmında ruh sağlığı çalışanlarına kolaylık sağlayabilir. Psikodinamik yaklaşıma göre, Kernberg (1984), sınır kişilik bozukluğu gösteren bireylerin ilkel savunma mekanizmalarını (bölme, yansıtmalı özdeşim, ilkel yansıtma, inkâr, ilkel idealleştirme ve değersizleştirme) kullanılmasının sebebini doğuştan gelen veya sonraki süreçlerde engellenmelerinin neticesinde meydana gelen aşırı saldırganlık ve benlik kavramının kaygıyla baş etmedeki özel bir beceri eksikliği olarak açıklamıştır.

Kişilik bozuklukların bilişsel teorisine göre, sınır kişilik bozukluğundaki duygu düzenleme, dürtüsellik ve zayıf kişilerarası ilişkiler gibi semptomların en azından kısmen çevresel uyaranların önyargılı değerlendirilmesine ve yorumlanmasına yol açan bilişsel şemalardan kaynaklanmaktadır (Beck & Freeman, 1990; Beck, Freeman, & Davis, 2004; akt., Barnow ve ark., 2009). Buradan yola çıkarak üç temel şemaya karşılık gelen SKB için tipik olarak altı inanç kümesi ortaya çıkmıştır. Bu inançlar yalnızlık, sevilmeme, başkaları tarafından reddedilme ve terk edilme, kendini kötü görme ve cezalandırılmaları gerektiğini hissetmedir (Barnow, 2009).

Öte yandan, tek bir bakış açısından bakmak yerine, Paris (1994), sınır kişilik bozukluğunun etiyolojisini açıklamada biyolojik, psikolojik ve sosyal faktörleri ve birbirleri ile etkileşimine dayanan biyopsikososyal model öne sürmüştür. Biyolojik faktörlerin doğasının net olmaması ile beraber, dürtüsellik ve duygusal kararsızlığın SKB için temel boyutlar olduğu hipotezi test edilebilir. Psikolojik risk faktörleri; travma, erken ayrılma veya kayıp ve anormal ebeveynlik olarak sıralanmıştır (Paris, 1994). Örneğin, çocukluk çağı cinsel istismarının, depresyon, intihar eğilimi, madde kötüye kullanımı, yakın ilişkilerdeki sorunlar ve yeniden mağduriyet dahil olmak üzere sınırda patolojiye uzun vadeli etkisi olduğu (Browne ve Finkelhor, 1986) ve sınır kişilik bozukluğunda kadın oranın yüksek olmasının, çocukların cinsel istismarında cinsiyet farklılıklarıyla açıklanabileceği de varsayılmaktadır (Stone, 1990). Porter ve arkadaşlarının (2019) yaptığı yakın zamanlı meta-analiz çalışmasının bulguları göstermektedir ki, SKB’li hastaların diğer psikiyatrik bozukluğu olan hastalara göre çocukluk çağı travması deneyimlerini bildirme olasılığı daha yüksektir ve SKB’li hastalar klinik olmayan gruba göre çocukluk çağı travma öykülerini 13 kattan fazla bildirmişlerdir. Ayrıca, çocukluk çağı travması ile SKB özellikleri arasındaki ilişkiyi inceleyen güncel bir araştırmaya göre hem güvensiz bağlanmanın hem de uyumsuz duygu düzenleme stratejileri ortak aracı rolüne sahiptir. Bu da sınır kişilik özelliklere sahip bireylerin klinik tedavisine temel oluşturabilmektedir (Peng ve ark., 2020).

Son olarak sosyal risk faktörleri ise diğer risk faktörleri ile etkileşime girerek, SKB’nin gelişimdeki etkileri için eşiklerini azaltır. Ancak sınır kişilik bozukluğunun gelişebilmesi için biyopsikososyal modelin öne sürdüğü gibi tüm risk faktörlerinin kombinasyonunu içeren bir ortam gereklidir (Paris, 1994).

 

.Sınır Kişilik Bozukluğunda Duygu Düzenleme Zorlukları

 

Sınır kişilik bozukluğu olan hastalarda duygularını düzenleyememe temel bir semptom olarak kabul edilir (Linehan, 2014; Barnow et al.,2009, Barnow et al., 2011). Linehan’ın (2014) sınır kişilik bozukluğu için geliştirdiği biyososyal teoriye göre, duygu düzenleme bozukluğu, duygusal kırılganlık olarak adlandırılan aşırı duyarlı ve aşırı tepkisel bir duygusal tepki sistemine yatkınlıktan ve işlevsiz duygu düzenleme stratejilerinin daha yüksek kullanımından dolayı gelişir. Teori, yüksek duygusallıkla doğan bir çocuğun, duygu düzenleme gelişiminde biyolojik ve psikolojik değişikliklere yol açabilecek ve sonuç olarak sınırda kişilik bozukluğu geliştirmek için daha büyük bir risk altında olduğunu söyler (Linehan, 2014). Buna ek olarak, görüntüleme tekniklerini uygulayan hacimsel çalışmalar BPD katılımcılarında daha küçük frontal loblar olduğunu göstermektedir (Lyoo, Han, & Cho, 1998; akt., Austin ve ark..,2007). Yani, hipokampus ve amigdala, duygusal uyaranların işlenmesinde ve bunlara yanıt verilmesinde yer aldığından, hacimsel azalmaların bir sonucu, BPD bireylerinin yaşadığı duygu düzenlemedeki zorluklarla ilgili olabilir (Auistin ve ark., 2007).

Duygu düzenleme zorlukları literatürüne bakıldığında duygu düzenleme zorluklarını ölçen iki ana ölçeğin öne çıktığı görülmektedir. Bunlar; Catanzaro ve Mearns’nın (1990) “Negatif Duygudurum Düzenleme Ölçeği (NMR”) ve Gratz ve Roomer’in (2004) geliştirdiği “Duygu Düzenleme Güçlükleri Ölçeği (DERS)”dir. DERS’in boyutları; (a) farkındalık ve duyguların anlaşılması; (b) duyguların kabulü; (c) amaca yönelik davranışlarda bulunma yeteneği ve olumsuz duygular yaşarken dürtüsel davranışlardan kaçınma ve (d) etkili olarak algılanan duygu düzenleme stratejilerine erişim olmak üzere dört boyuttan oluşmaktadır.

Literatürde Garnefski ve Kraaij (2007) tarafından geliştirilmiş bilişsel duygu düzenleme stratejileri ölçeği (CERQ) de yer almaktadır. CERQ içinde teorik ve ampirik temelde dokuz bilişsel duygu düzenleme stratejisi ayırt edilmiştir. Bu alt boyutlar kendini suçlama, kabul, ruminasyon, pozitif yeniden odaklama, planlamaya yeniden odaklanma, olumlu yeniden değerlendirme, perspektif içine koymak, felaketleştirme ve başkalarını suçlamaktır.

Literatürde birçok araştırma Gross (1999) tarafından önerilen duygu düzenleme süreç modeline, odaklanmıştır. Örneğin Moyal ve arkadaşları (2014) klinik uygulamalarda duygu düzenleme için yeniden değerlendirme, dikkati dağıtma ve etiketleme gibi bilişsel stratejiler önermişlerdir. Diğer araştırmalar ise Linehan’ın biyososyal modeli ile duygu düzenlemeye odaklanmıştır. Araştırmaların çoğu, duygusal tepkilerin kabul edilmemesi, hedefe yönelik davranışlarda bulunmada zorluk, dürtü kontrol güçlükleri, duygusal farkındalık eksikliği, duygu düzenleme stratejilerine sınırlı erişim ve duygusal netlik eksikliği gibi duygu düzenleme eksikliklerini değerlendirir. (Bornovalova ve ark., 2008; Chapman ve ark., 2008). Sauthward ve arkadaşları (2020), yürüttükleri araştırmada sınır kişilik bozukluğu tanısı almış kişilerin, majör depresif bozukluk veya kontrol grup olarak sınıflandırılanlara kıyasla, uyumsuz duygu düzenleme stratejilerini aşırı kullandıklarını ve duygu düzenleme stratejilerinin daha düşük kalitede uyguladıklarına dair meta-analitik kanıtlar bulmuşlardır. Bununla birlikte, az sayıda çalışma bilişsel duygu düzenleme stratejilerinin etkilerini incelemiş ve sınır kişilik bozukluğu teşhisi almış kişilerin sağlıklı kontrol grubu ve karma anksiyete ve depresif bozukluğu grubu ile karşılaştırıldığında daha uyumsuz bilişsel stratejiler kullandığını bulmuştur. (Daros ve ark., 2018).

Daros ve arkadaşlarının (2019) yaptıkları meta analiz çalışmasında, sınır kişilik bozukluğu semptomları düşük olan bireylere ve sağlıklı kontrol grubuna kıyasla, yüksek SKB semptomları olan bireylerde en sık çalışılan duygu düzenleme stratejilerinden altısını sistematik olarak gözden geçirmişlerdir. 93 benzersin çalışmadan ve 213 farklı etki büyüklüğü tahmininden elde edilen sonuçlar, SKB semptomlarının olumsuz duygulanımı azaltmada daha etkili olduğu düşünülen bilişsel yeniden değerlendirme, problem çözme ve kabullenme gibi duygu düzenleme stratejilerinin daha az sıklıkta kullanımına işaret ederken, olumsuz duygulanımı azaltmada daha az etkili olduğu düşünülen bastırma, ruminasyon ve kaçınma gibi duygu düzenleme stratejilerinin daha sık kullanıldığını göstermektedir.

Sonuç olarak duygu düzenleme kavramının modeller üzerinden yorumlayan ve ölçülebilir özelliklerini vurgulayan bakış açılarından bahsedilmiştir.

 

.Sınır Kişilik Bozukluğunda Kişilerarası Deneyimler

 

Literatüre bakıldığında kişilik bozukluklarının çoğu belirli kişilerarası sorun örüntüleri ile ilişkili olsa da sınır kişilik bozukluğu için böyle bir ilişki yoktur (Leichsenring ve ark., 2011). Bir başka ifade ile SKB çok çeşitli kişilerarası problemle ilişkilidir (Leichsenring ve ark, 2011; Salzer ve ark., 2013). Salzer ve arkadaşları (2013) sınır kişilik bozukluğu tanısı almış 228 hasta üzerinde SKB’nin içerisinde farklı karakteristik kişilerarası örüntülerin olup olmadığını ve bu örüntülerin semptom sorunu ve terapötik ittifak ile nasıl ilişkili olduğunu incelemişlerdir. Bu kişilerarası örüntüler “Kincil”, “Orta İtaatkar”, “Kendine Güvenmeyen”, “Sömürülebilir” ve “Sosyal Olarak Kaçıngan” olmak üzere beş ayrı gruba ayırılmıştır. Gruplar, kişilerarası problem, kişilerarası farklılaşma ve genel semptomların şiddeti açısından önemli ölçüde farklılık göstermektedir (Salzer ve ark., 2013). Örneğin, “Kendine Güvenmeyen” grubundaki hastalar, diğer kümelerle karşılaştırıldığında en yüksek düzeyde kişilerarası sıkıntı ve genel semptom şiddeti sergilemektedir. Ayrıca, ağırlıklı olarak sosyal olarak kaçınma örüntüsüne sahip hastalar, ortalama düzeyde kişilerarası sıkıntı bildirmelerine rağmen, yüksek düzeyde genel semptom şiddeti yaşamaktadırlar.

Wright ve arkadaşları (2013) 1 yıl boyunca kişilerarası problemlerin istikrarsızlığıyla ilişkili olarak sınır kişilik patolojisini inceledikleri boylamsal çalışmada, kişilerarası sorunların ciddiyeti ve tarzı arasında ayrım yaparak, SKB özelliklerinin yüksek ve istikrarlı kişilerarası işlev bozukluğu ile ilişkili olduğunu bulmuşlardır. Ayrıca, sınır patolojisinin zaman içinde kişilerarası problemlerin ifadesindeki kararsızlıkla bağlantılı olduğunu da bulmuşlardır (Wright, 2013).

Kişilik bozukluklarına bilişsel teori temelinde ele alarak kişilerarası probleme değinilen bir araştırma ise (Barnow, 2009) SKB’nin olumsuz bir kişilerarası değerlendirme yanlılığı ile ilişkili olduğunu öne sürmektedir. SKB’li bireyler sağlıklı kontrol grubuna göre daha olumsuz ve agresif, depresif gruba göre ise daha agresif ve daha az olumlu olarak değerlendirilmişlerdir (Barnow, 2009). Araştırmacılara göre, SKB teşhisi almış kişiler sıklıkla çocuklukta cinsel, fiziksel veya duygusal istismarı veya fiziksel, duygusal ihmali içeren birçok olumsuz kişilerarası deneyimleri içerebilir. Bu da SKB’nin gelişiminde biyopsikososyal modelin önemini tekrar hatırlatmaktadır.

Öte yandan, literatürde neredeyse sınır kişilik patolojisine sahip bireylerin romantik ilişkilerindeki davranış ve tutumlarını inceleyen bir çalışma yoktur. Bouchard ve arkadaşları (2009) SKB’den muzdarip olan çiftler ve klinik olmayan kontrol grubundaki çiftleri karşılaştırdıkları çalışmada ilişki içerisindeki bağlanma durumunu, iletişim tarzını, yakın şiddeti ve çift uyumunu araştırmışlardır (Bouchard ve ark., 2009). Sonuçlar, SKB’den muzdarip olan çiftlerin klinik olmayan gruba göre, daha düşük evlilik doyumu, daha yüksek bağlanma güvensizliği, daha fazla talep ve çekilme iletişim sorunları ve daha yüksek düzeyde şiddet içerdiğini ortaya koymaktadır.

 

.Sınır Kişilik Bozukluğunda Kişilerarası Problemler ve Duygu Düzenleme Stratejileri

 

Duygu düzenleme sorunlarının yanı sıra kişilerarası sorunlar ile SKB arasındaki ilişki literatürde vurgulanmıştır (Wright ve ark., 2013; Leichsenring ve ark, 2011; Salzer ve ark., 2013). Güncel birçok çalışma, sınır kişilik bozukluğunda duygu düzenlemedeki zorlukların kişilerarası ilişkilerde problemlerle ilişkisini ampirik kanıtlarla göstermektedir (Her ve ark., 2014; Akyunus ve ark, 2018; Euler ve ark., 2019). Herr ve arkadaşları (2012), sınırda kişilik bozukluğu semptomlarının kişilerarası problemlerle doğrudan ilişkili olduğunu bulmalarının yanı sıra, duygu düzenlemedeki zorlukların bu ilişkiyi tam olarak açıkladığını ileri sürmüşlerdir. Ayrıca, Akyunus ve arkadaşlarının (2018) sınır kişilik inançlarına sahip 648 gönüllü katılımcı üzerinde yürüttükleri çalışma duygu düzenleme stratejilerinin sıklıkla kullanılması, tekrarlayan kişilerarası problemlerde önemli bir role sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Örneğin yapılan paralel aracı analizi sonuçlarına göre kendini ve başkalarını suçlama ve felaketleştirme gibi olumsuz bilişsel duygu düzenle stratejileri sınırda kişilik inançlarıyla önemli ölçüde ilişkili bulunmuş ancak diğer aracılar kontrol edildiğinde ruminasyonun olmadığını ortaya koymuştur (Akyunus ve ark., 2018).

Yukarıdaki çalışmalara ek olarak Euler ve arkadaşları (2019) SKB’li 210 hasta üzerinde yürüttükleri çalışmada kişilerarası sorunları yordama bağlamında duygu düzenleme zorlukları, dürtüsellik ve zihinselleştirme zorlukları arasındaki ilişkiyi incelemişlerdir. Yazarlar SKB’li bireylerin tedavisinde duygu düzenlemeye ve zihinselleştirmeye odaklanmanın kişilerarası problemler üzerinde birbirleriyle bağlantılı faydalı etkilere sahip olabileceğini savunmaktadırlar.

 

2. Sonuç ve Tartışma

 

Sonuç olarak, duygu düzenleme güçlüklerinin sınır kişilik bozukluğuna sahip bireylerde daha fazla kişilerarası sorun yaşayabileceği önceki çalışmalar tarafından desteklenmiştir. Bir başka ifadeyle, duygu düzenleme güçlükleri SKB’li bireyler için kişilerarası etkileşimde kilit mekanizma olarak kabul edilmektedir. Bu makalenin temel beklentisi, sınır kişilik bozukluğu teşhisi almış kişilerin kişilerarası ilişkilerinde sağlıklı kişilere göre kendini ve başkalarını suçlama, felaketleştirme gibi daha çok adaptif olmayan duygu düzenleme stratejileri kullandıklarını göstermektedir. Yapılan önceki çalışmalar, yoğun duygusal deneyimleri düzenleme zorluğunun kişilerarası işlevsellikle ilgili sorunları açıkladığını öne sürerek bu çalışmanın hipotezini desteklemektedir.

Mevcut çalışmanın bulguları potansiyel olarak klinik sonuçlara sahiptir. Literatürde birçok araştırma sınır kişilik bozukluğun tedavisinde özellikle bilişsel davranışçı terapi ekolünün daha iyi bir psikoterapi sonucu ortaya koyacağını öne sürmektedir (Barnow, 2009; Akyunus, 2018). Linehan (2014) sınır kişilik bozukluğundaki duygu düzenleme zorluklarının tedavisi için Diyalektik Davranışçı Terapi (DDT) modeli geliştirmiştir. Ampirik bulgular gerçekten de DDT becerilerinin kullanımının SKB tedavilerinde depresyon, öfke düzenleme ve intihar davranışındaki değişiklikleri açıkladığını göstermektedir ve bu sebeple davranışsal beceriler muhtemelen duygu düzenleme bozukluğu için güçlü bir değişim mekanizmasıdır (Linehan, 2014). Sınır kişilik ile ilişkili işlevsiz inançların, kendini ve başkalarını suçlamak ve kişilerarası zorluklar yaşayan bireylerde felaketleştirme yoluyla sürdürüldüğü ve yoğunlaştığı ileri sürülmektedir. Klinisyenler sınır kişilik inançlarına sahip ve kişilerarası zorluklar yaşayan bireylerle çalışırken bu olumsuz bilişsel duygu düzenleme stratejilerinin kullanımından vazgeçmeye öncelik vermeleri daha iyidir (Akyunus, 2018). Böylelikle kişilerarası problemlerde pozitif bilişsel duygu düzenleme stratejilerinin kullanımı artabilir ve sınır kişilik inançlarındaki uyumsuz örüntü süreç içerisinde iyileşebilir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kaynakça

 

Akyunus, M., Gencoz, T., Karaköse, S. (2018). The mediator role of negative cognitive emotion             regulation strategies between interpersonal problems and borderline personality beliefs. Journal of Rational-Emotive & Cognitive-Behavior Therapy, 39, 322-334.

American Psychiatric Association. (2013). Somatic Symptom and Related Disorders. In                         Diagnostic and statistical manual of mental disorders (5th ed.).

Austin, M.A., Riniolo, T.C., Porges, S.W. (2007). Borderline personality disorder and emotion regulation: insights from the polyvagal theory. Brain and Cognition, 65, 69-76.

Barnow, S., Stopsack, M., Grabe, H.J., Meinke,C., Spitzer, C., Kronmüller, K., Sieswerda,         S.(2009). Interpersonal evaluation bias in borderline personality disorder. Behaviour          Research an Therapy,47, 359-365.

Bornovalova, M. A.; Gratz, K. L.; Daughters, S. B.; Nick, B.; Delany-Brumsey, A.; Lynch, T.   R.; Lejuez, C. W. A. (2008). Multimodel assessment of the relationship between emotion          dysregulation and borderline personality disorder among inner city substance users in     residential treatment. Journal of Psychiatric Researcy, 42, 717-726.

Bouchard, S., Sabourin, S., Lussier, Y., Villeneuve, E. (2009). Relationship quality and stability           in couples when one partner suffers from borderline personality disorder. Journal of           Marital and Family Therapy, 35 (4), 446-455.

Browne, A., Finkelhor, D. (1986). Impact of child sexual abuse: areview of the literature.           Psychological Bulletin, 99, 66-77.

Chapman, A. L.; Leung, D. W.; Lynch, T. R. (2008). Impulsivity and emotion dysregulation in borderline personality disorder. Journal of Personality Disorders. 22(2), 148-164.

Daros, A.R., Guevara, M.A., Uliaszek, A.A., McMain, S.F., Ruocco, A.C. (2018). Cognitive     emotion regulation strategies in borderline personality disorder: diagnostiic comparisons and associations with potentially harmful behaviors. Psychopathology, 51, 83-95.

Daros, A.R., Williams, G.E. A meta-analysis and systematic review of emotion-regulation         strategies in borderline personality disorder. Harvard Review of Psychiatry, 27(4), 217-          232.

Euler, S., Nolte, T., Constantinou, M., Griem, J., Montague, P.R., Fonagy, P. (2019).      Interpersonal problems in borderline personality disorder: associations with mentalizing,          emotion regulation and impulsiveness.  Journal of Personality Disorders, 33.

Garnefski, N., & Kraaij, V. (2007). The cognitive emotion regulation questionnaire.                   psychometric features and prospective relationships with depression and anxiety in        adults. European Journal Of Psychological Assessment, 23, 141-149.

Gratz, K.L., Roemer, L. Multidimensional assessment of emotion regulation and dysregulation:                        development, factor structure, and initial validation of the difficulties in emotion             regulation scale. Journal of Psychopathology and Behavioral Assessment, 26 (1).

Gross, J.J. (1999). Emotion regulation: past, present, future. Cognition and Emotion, 13 (5), 551-          573.

Herr, N.R., Rosenthal, Z., Geiger, P.J., Erikson, K. (2013). Difficulties with emotion regulation             mediate the relationship between borderline personality disorder symptom severity and interpersonal problems. Personality and Mental Health, 7 (3). 191-202.

Kernberg OF. Severe Personality Disorders: Psychotherapeutic Strategies. New Haven, CT: Yale             University Press; 1984.

Leichsenring, F., Leibing, E., Kruse, J. (2011). Borderline personality disorder. The Lancet, 377            (9759), 74-84.

Moyal, N., Henik, A., Anholt, G.E. (2014). Cognitive strategies to regulate emotions-current     evidence and future directions. Frontiers in Psychology, 4 (1019).

Neacsiu, A. D., Bohus, M., & Linehan, M. M. (2014). Dialectical behavior therapy: An intervention for emotion dysregulation. J. J. Gross (Ed.), Handbook of emotion regulation            içinde. 491–507.ss). The Guilford Press.

Paris, J. (1994). The etiology of borderline personality disorder. Psychiatry, 57(4), 316-325.

Peng, W., Liu, Z., Liu, Q., Chu, J., Zheng, H., Wang, J., Wei, H., Zhong, M., Ling, Y., Yi, J.     (2020). Insecure attachment and maladaptive emotion regulation mediating the    relationship between childhood trauma and borderline personality features. Depression       and Anxiety. 1-12.

Porter, C., Branitsky, A., Mansell, W., Warwick, H., Varese, F. (2019). Childhood adversity and             borderline personality disorder: a meta-analysis. Acta Psychiatrica Scandinavica, 141 (1).         6-20.

Salzer, S., Streeck, U., Jaeger, U., Masuhr, O., Warwas, J., Leichsenring, F., Leibing, E. (2013).             Patterns of interpersonal problems in borderline personality disorder. The Journal of       Nervous and Mental Disease, 201(2).

Southward, M.W., Cheavens, J.S. (2020). Quality or quantity? A multistudy analysis of emotion             regulation skills deficits associated with borderline personality disorder. Personal            Disorder, 11 (1), 24-35.

Wright, A.G.C., Hallquist, M.N., Beeney, J.E., Pilkonis, P.A. (2013). Borderline personality      pathology and the stability of interpersonal problems. Journal of Abnormal Psychology,             122 (4), 1094-1100.

 

 

Sanat Terapisinin Kaygi Bozukluğu Üzerindeki Etkisi 

Sanat Terapisinin Kaygı Bozukluğu Üzerindeki Etkisi

 

1. Kaygı

 

DSM-5 (Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı-5 / The Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders-5)’te yer alan tanımlamaya göre kaygı; öfke patlamaları, çıldırma korkuları gibi belirtiler ve çarpıntı, nefes alma zorluğu, sindirim problemleri gibi somatik durumlar kaygının ortaya çıkışında yer alan unsurlardır (Amerikan Psikiyatri Birliği, 2013).Türk Dil Kurumu’nun tanımına göre ise kaygı, gelecekte gerçekleşebilecek üzüntü, keder, endişe veren bir olayın düşüncesi ile ortaya çıkan sebebi bilinmeyen bir duygudur(TDK, 2020). Barlow (2002) ise kaygıyı, olası veya yaklaşan olumsuz olaylara hazırlık ile ilişkili geleceğe yönelik bir ruh hali olarak tanımlamaktadır (akt, Craske ve ark., 2011). Kaygı durumunda mide bulantısı, kalp çarpıntısı, solunum durması ve göğüste gerginlik gibi çok sayıda sinirsel gerginlik hissine ek olarak, bedende yüksek düzeyde bir enerji görülür (Röhricht ve ark., 2013).

Günümüzde bireylerin kaygı yaşama durumları oldukça fazladır. Savaşlar, politik sebepler, ekonomik karışıklıklar, doğal felaketler, salgınlar ve bunlara ek olarak gelişen teknoloji ile birlikte iletişim daha az belirgin hale gelmiştir. Sonuç olarak bireylerin kaygı düzeyleri artmıştır (Paçacıoğlu, 2004). Ayrıca içinde bulunduğumuz COVID-19 pandemi döneminde kaygıyı değerlendirmek gerekirse, COVID-19 yeni bir hastalık olduğundan ve küresel olarak yıkıcı etkilere sahip olduğundan, ortaya çıkması ve yayılması insanlarda kafa karışıklığı, endişe ve korkuya neden olmaktadır (Roy ve ark., 2020). Barahmand ve Haji (2004), belirsizliği yüksek kaygı, depresyon ve düşük hayat kalitesi ile ilişkili bulmuştur. Belirsiz durumları tehdit olarak algılamak kaçınılmaz olarak olumsuz duygulara yol açmaktadır (Behar ve ark., 2009).

Ancak kaygının bir bozukluk olarak yani patolojik olarak ele alınması için kişinin sosyal çevresi ile olan ilişkilerini, aile ilişiklilerini ve iş yaşantısını olumsuz yönde etkilemesi gerekmektedir (Stalh, 2013, akt., Demir, 2018). Kaygı bozuklukları toplumda en sık karşılaşılan mental rahatsızlıklardan biridir depresyon ile beraber görülme sıklığı da oldukça yüksektir. Yapılan araştırmalara göre depresyon hastalarının %75’inde eş zamanda kaygı bozukluğu olduğu da tespit edilmiştir (Kafes, 2021). DSM-5 (Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı-

5 / The Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders-5)’te anksiyete bozuklukları başlığı altında birçok kaygı bozukluğu tanımlanmıştır. Bu kaygı bozuklukları; yaygın anksiyete bozukluğu, seçici mutizm, özgül fobi, toplumsal kaygı bozukluğu, panik bozukluğu, agarofobi, ayrılma kaygısı bozukluğu, maddenin/ilacın yol açtığı kaygı bozukluğu, başka bir sağlık durumuna bağlı kaygı bozukluğu, tanımlanmamış kaygı bozukluğudur.
Demir (2018)’e göre kaygı bozukluklarında dışavurumsal psikosoyal müdahalelerinin kullanımı kişilerin duygularını anlamak ve keşfetmemiz için yardımcı bir araçtır ve ne kadar dışavurumcu yöntemler kullanılırsa da kişiler terapi sürecinden o kadar yararlanmaktadır.
Dışavurumcu yöntemlerin en başında da sanat yer almaktadır (Masters, 2005, akt., Demir, 2018).

 

2. Sanat Terapisinin Tanımı

 

İnsanlığın tarihçesine bakıldığında mağara duvarlarında çizilen resimlerden sanat terapisinin kökenlerinin antik çağa dayandığı anlaşılmaktadır. Sanat ile terapi tarih boyunca mağara duvarlarına resim çizerek, ölüleri mumyalayarak, tören maskeleri oymacılığı yaparak veya modern zamanlarda ise de grafik çizerek, hamur ve çamur maddelerini kullanarak birtakım semboller yaratarak bir arada süregelmişlerdir (Filiz, 2016). Günümüzde sanat terapisi (Art Therapy), müzik, resim, heykel, hareket dans ve drama gibi sanat dallarıyla yapılan ve terapi sürecinde ise çeşitli materyaller kullanılan bir terapi çeşidi olarak tanımlanmaktadır. Sanat terapisinin temel amacı bireyin kendisini özgürce ifade etmesini, yaratıcılığının artmasını ve estetik yönünün ortaya çıkmasını sağlamak (Çelikbaş, 2019) ile beraber kişinin kendisini tanıması için düşünmesini ve zaman, cesaret gibi konuları işleyerek kişinin kendisini tanımasını hedeflemektedir (Filiz, 2016). Yani, sanat terapisinin geçmişi ilk insanın mağara duvarlarına resimler çizmesi ile başlamış olup ilkel sağaltımdan bilimsel sağaltıma kadar giden uzun bir geçmişe dayanmaktadır.

Sanat terapisi, görsel sanatları, yaratıcılığı ve terapötik süreci bir araya getirerek, bilişsel, duygusal ve davranışsal boyutta kişinin iyi oluşunu arttırmaya yönelik dışavurumcu bir psikoterapi ekolüdür (Rappaport, 2009). Sanat terapisinde terapistin ilgilendiği sadece sanatın estetik yönü değil, danışanın terapötik olarak ihtiyaç duyduklarının dışavurumudur. Sanat terapisi tanımlamasında iki tür yaklaşım vardır. Birinci tanımda sanat kişilerin düşüncelerini, hislerini, inançlarını, problemlerini ve dünya bakışlarını dile getirmek için bir araçtır düşüncesi yer alır. İkinci tanımda, sanatın kendisinin bir terapi olduğu ve kişinin sanatı icra ederken -gerek resim yapmak, boyamak, gerek diğer sanat formları olsun- yaratıcı bir sürecin içinde olduğu, hayat kalitesini arttırdığını öngörür. Bu sebeple sanatı terapötik olarak açıklar. Sanat terapistleri iki yaklaşımın da sanat terapisinin etkinliğini arttırdığı düşüncesinden hareketle iki tanımı da sanat terapiyi tanımlamak için kullanmaktadırlar (Malchioidi, 1998; akt., Göktepe, 2014). Malchiodi’ye (1998) göre dışavurumcu sanat terapisi kendini sözlü olarak ifade etmede zorlanan kişiler için çıkış yolu olmuştur. Diğer terapi yöntemleri gibi sanat terapisi de kişisel gelişimi cesaretlendirmek, kişisel iç görüyü arttırmak ve duygusal onarıma yardımcı olmayı amaçlamaktadır (Göktepe, 2014).

Sanat, psikoterapinin içinde ilk olarak analitik psikoloji kuramı kapsamında yer almaktadır.

Sanat terapisi alanında analitik sanat psikoterapisini ilk kullananlardan biri olan Freud, öğrencisi Jung ile birlikte, bilinç dışı materyali, bilinç öncesine getirmek ve anlamlandırabilmek için sanat çalışmalarını bir araç olarak kullanmıştır (Guttmann ve Regev, 2004, akt., Çakmak ve ark., 2020).

Freud, sanat yapmanın, yaratmanın kendine özgü süreçlerinin ve sanat eserleri ile etkileşim halinde olmanın insan doğası üzerinde mutluluk sağlayıcı faaliyetler olduğunu düşünmüştür (Göktepe, 2014). Margeret Naumburg ve Edith Kramer ise 1930 ve 1940’larda psikodinamik yönelimli sanat terapisi alanında çalışmalar yayınlamışlardır. Naumburg, hastaların sanat eserlerini, transferans ile sonuçlanan bilinçdışı ögelerle sembolik iletişim süreci olarak incelemiştir (Göktepe, 2014). Winnicott’a göre ise, sanat terapisi bağlamında terapi süteci, sanatın anlatım dillerini kullanarak, danışanın semboller aracılığıyla metaforik bir yaklaşımla kendini ifade etmesine, hayal, fantezi ve duygularına biçim vermesine imkân tanımaktadır (Winnicott, 1971). Danışan ve terapist arasındaki süreç çizgi, biçim, renk, doku, ritim ve ses gibi öğeler ile “geçiş nesneleri” olarak anlam bulmaktadır (Çakmak ve ark., 2020).

Sonuç olarak, sanat terapisi de kişinin psikolojik veya fiziksel birçok rahatsızlığının tedavisinde, psikoterapi alanında iyileştirici bir güç olarak ele alınmıştır.

 

3. Sanat Terapisinin Kaygı Bozukluklarında Kullanımı

 

Alanyazına bakıldığında, sanat terapisinin iç görü, farkındalık, yaratıcı düşünce, özsaygı, yaşam kalitesi, sosyal becerilerin artması, stres, depresyon, kaygı, duygusal problemlerin ve yorgunluk hissinin azalmasında etkili olduğu sonucuna ulaşan çalışmalara rastlanmıştır (Slayton ve ark., 2010; Bar-Sela ve ark., 2007; Bozcuk ve ark., 2017; Pifalo, 2002).

Slayton ve arkadaşlarının (2010) sanat terapisinin etkinliğine ilişkin yaptıkları meta analiz çalışmasına göre, kapsamlı ve ayrıntılı nitel çalışmalara, tek denekli ön/son test deseni içeren çalışmalara, rastgele atama olmaksızın kontrol ve tedavi gruplarını kullanan desene sahip çalışmaları ve son olarak da gruplara randomize edilmiş kontrollü klinik çalışmaları tespit etmişlerdir. Bu derleme makalenin sonuçlarına göre farklı örneklem grupları ile yapılan araştırmalar sanat terapisinin kişilerinin kaygı seviyelerini azalttığı ve yaşam kalitelerinde artışa sebep olduğu bulunmuştur (Slayton, ve ark., 2010).

Günümüzde sanat terapisi birçok farklı alanda uygulanmaktadır. Özellikle posttravmatik stres sendromu, Alzheimer, kanser gibi hastalıklarda başarılı çalışmalar ortaya konmuştur (Coşkun, 2018). Bar-Sela ve arkadaşlarının (2007), kemoterapi sürecindeki kanser hastalarında sanat terapisi müdahelesi sonucunda depresyon, anksiyete seviyelerinde azalma olup olmadığını göstermek amacı ile randomize edilmiş kontrollü klinik çalışma yapmışlardır. Bu çalışmanın bulguları anksiyete puanlarının değişiklik göstermediğini fakat depresyon puanlarının başlangıçtan anlamlı bir şekilde azaldığını göstermektedir. Ayrıca, Bozcuk ve arkadaşları (2017), kemoterapi alan ayaktan kanser hastalarında, bir sanat terapisi olarak resim sanatı terapisinin herhangi bir boyutunda bağımsız olarak yaşam kalitesini iyileştirip iyileştirmediğini ve resim sanatı terapisine daha önce maruz kalmanın bir fark yaratıp yaratmadığını analiz etmeyi planlamışlardır. Yaptıkları çalışmada resim sanatı terapisine maruz kalan hastaların yaşam kalitelerinin iyileştiğini ve depresyondan kurtulduklarını rapor etmişlerdir (Bozcuk ve ark., 2017).

Pifalo ve arkadaşları’nın (2002), cinsel istismara maruz kalmış çocuklar ve ergenler için geliştirdikleri 10 haftalık sanat terapisi müdahale programı ile çocukların ve ergenlerin travma sonucunda oluşan semptomları azaltacağını hedeflemişlerdir. Bu semptomlar ise kaygı, depresyon, travma sonrası stres bozukluğu ve kopmaya sebep olmaktadır. Çizim, boyama, üç boyutlu kil çalışması ve kukla yapımını içeren 10 haftalık sanat terapisi seansların ardından, çocukluk çağı cinsel istismarı ile ilgili konuların sözlü olarak işlenmesi ile beraber çocukların ve ergenlerin kaygı, travma sonrası stres ve kopma puanlarında düşüş görülmüştür.

Türkiye’de sanat terapisi alanında farklı örneklem grupları ile yapılmış çalışmalara bakıldığında birçok psikolojik sorun ele alınmış, örneğin benlik saygısında gelişme (Özcan, 2012), aleksitimi düzeylerinin azalması (Demir, 2016), öznel iyilik hali ve içgörü düzeylerinde gelişme (Ataseven, 2018), özgüven ve yaşam memnuniyetinin artması (Artan ve ark., 2017) gibi olumlu sonuçlar ortaya konmuştur. Bunlara ek olarak, Demir ve Demir’in (2018) geliştirdikleri sıklıkla resim ve müzikten yararlandıkları sanatla terapi programı ve etkileşim grubu uygulamasının lisans öğrencileri üzerinde ruhsal belirti düzeyleri üzerindeki etkisini inceleyen çalışmada, geliştirilen müdahale programlarının somatizasyon, depresyon, kaygı, öfke ve fobik anksiyete düzeylerini azaltmada olumlu bir etkiye sahip olduğunu rapor etmişlerdir.

Demir (2018), sanatla terapi programının özellikle bireylerin kaygı, sosyal kaygı ve sağlık kaygısı düzeylerini incelediği araştırmada yarı deneysel kontrol grupsuz, ön test- son test deneme modeli kullanmıştır. Müdahale programında deney grubuna 7 hafta boyunca sanat terapisi müdahelesi gerçekleştirilmiştir. Yapılan analizlerin sonuçlarına göre, sanatla terapi programının katılımcıların sosyal kaygı ve sağlık kaygısı düzeylerini azaltmada etkili olduğu ancak kaygı düzeyini azaltmada etkili olmadığı bulunmuştur (Demir, 2018).

Sarandöl ve arkadaşlarının (2013) şizofreni hasta ve yakınlarına yönelik sanatla tedavi ve yaratıcılık yöntemlerini kullandıkları çalışmada ise katılımcıların bireysel ve toplumsal becerileri üzerine etkisi araştırılmıştır. Şizofreni hastalarının sağaltımına aile üyelerinin katılmasının olumlu etkisi olduğunu düşünmüşler ve böylelikle hasta yakınlarında şizofreninin doğurduğu bireysel ve toplumsal sonuçlar konusunda farkındalık yaratmayı, hastaları ile daha sağlık bir ilişki için zemin oluşturmayı hedeflemişlerdir. Çalışmanın bulguları hasta yakını grubunda da grup öncesi ve sonrası depresyon ve anksiyete seviyelerinde düşüş olduğunu göstermektedir.

Sonuç olarak, psikoterapi sürecinde terapist ve hasta arasında sanatsal bir unsurun kullanımı, ifade edilemeyen duygu ve düşüncelerin dışsallaştırılmasını sağlamaktadır. Bu yolla, sanat terapisi kişilerin duygularını dışa vurmalarına destek sağlayarak duygularını tanımlayarak ifade etmelerine böylelikle yaşam kalitelerinin iyileşmesine yardımcı olmaktadır.

 

 

 

 

 

 

Kaynakça

 

Amerikan Psikiyatri Birliği (2013). Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabı
(DSM-5)(E. Köroğlu, Çev.). Ankara: HYB yayıncılık.
Artan, T., Arıcı, A., Çiçek, M., &Özbek, Y. (2017). Sanatla terapinin yaşlılar üzerindeki
etkilerinin değerlendirilmesi. Journal of Strategic Research in Social Science, 3(4), 131-146.
Bar-Sela, G., Atid, L., Danos, S., Gabay, N., Epelbaum, R. (2007). Art therapy improved  depression and influenced fatigue levels in cancer patients on chemotherapy. PsychoOncology, 16, 980-984.
Barahmand, U., & Haji, A. (2014). The impact of intolerance of uncertainty, worry and  irritability on quality of life in persons with epilepsy: Irritability as mediator. Epilepsy  research, 108(8), 1335-1344.
Behar, E., DiMarco, I. D., Hekler, E. B., Mohlman, J., & Staples, A. M. (2009). Current  theoretical models of generalized anxiety disorder (GAD): Conceptual review and  treatment implications. Journal of anxiety disorders, 23(8), 1011-1023.
Bozcuk, H., Ozcan, K., Erdoğan, C., Mutlu, H., Demir, M., Coşkun, S. (2017). A comparative  study of art therapy in cancer patients receiving chemotherapy and improvement in  quality of life by watercolor painting. Complementary Therapies in Medicine, 30, 67-72
Craske, M. G., Rauch, S. L., Ursano, R., Prenoveau, J., Pine, D. S., & Zinbarg, R. E.  (2011).What is an anxiety disorder?. Focus, 9(3), 369-388.
Çakmak, Ö., Biçer, İ., Demir, H. (2020). Sağlıkta sanat terapisi kullanımı: Literatür taraması.  Sağlık ve Sosyal Refah Araştırmaları Dergisi, 2(2), 12-21.
Çelikbaş, E., Ö., (2019). Dışavurumcu sanat terapisi. Safran Kültür ve Turizm Araştırmaları  Dergisi, 2 (1), 20-37.
Demir, V. (2016). Sanat terapisi teknikleri kullanılarak yapılan grup çalışmasının bireylerin  aleksitimi düzeylerine etkileri. Sanatla Terapi ve Yaratıcılık Kongresi’nde sunulan bildiri.
Demir, V. (2018). Sanatla terapi programının bireylerin kaygı, sosyal kaygı ve sağlık kaygısı  düzeyleri üzerine etkisi. Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi, 1(2), 223-234.
Demir, V., Demir, A. (2018). Sanatla terapi programı ve etkileşim grubu uygulamasının ruhsal  belirti düzeyleri üzerindeki etkisi. Türkiye Bütüncül Psikoterapi Dergisi, 1(2), 97-120.
Filiz, Ş. (2016). Sanat terapisinin felsefi boyutları. Mediterranean Journal of Humanities 1(1), 169-183.
Göktepe, A.K. (2014). Dışavurumcu sanat terapinin üniversite öğrencilerinde akış durumu ve  psikolojik iyi oluş üzerindeki etkisi. [Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi], Üsküdar  Üniversitesi.
Kafes, A.Y. (2021). Depresyon ve anksiyete bozuklukları üzerine bir bakış. Uluslararası  Psikolojik Danışma ve Rehberlik Araştırmaları Dergisi, 3 (1), 186-194.
Kaygı. (2020). Türk Dil Kurumu: Güncel Türkç̧e Sözlük içinde, Eriş̧im adresi: https://sozluk.gov.tr/?kelime=kaygı

Malchiodi, C. A., (1998). The art therapy Source Book. Mc Graw Hill-NTC, New York.
Özcan, H. (2012). Sanat terapi çalışmasının kanser hastası çocukların yaşam kalitesi üzerindeki  etkisinin incelenmesi. [Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi], İstanbul Üniversitesi.
Paçacıoğlu, P. (2004). Anxiety platform: Anxiety; about and around which it seeks to recognize      (Doctoral dissertation).
Pifalo, T. (2002). Pulling out the thorns: Art therapy with sexually abused children and  adolescents. Journal of the American Art Therapy Association, 19(1), 12-22.
Rappaport, L. (2009). Focusing-oriented art therapy: Accessing the body’s wisdom and  creative intelligence. London: Jessica Kingsley Publishers.
Roy, D., Tripathy, S., Kar, S. K., Sharma, N., Verma, S. K., & Kaushal, V.(2020). Study of knowledge, attitude, anxiety & perceived mental healthcare need in Indian population during COVID-19 pandemic. Asian journal of psychiatry, 51, 102083.
Röhricht, F., Gerken, S., Stupiggia, M., & Valstar, J. (2013). Clinical roundup: selected    treatment options for anxiety. Alternative and Complementary Therapies, 19(6), 337-343.
Sarandöl, A., Akkaya, C., Eracar, N., Kırlı, S. (2013). Şizofreni hastaları ve yakınlarıyla yapılan  sanatla terapinin hastalık berlirtileri, bireysel ve toplumsal beceriler üzerine etkisi.  Anadolu Psikiyatri Dergisi, 14, 333-339.
Slayton, C.S., D-Acher, J., Kaplan, F. (2010). Outcome studies on the efficacy of art therapy: a  review of findings. Journal of American Art Therapy Association, 27 (3), 108- 118.
Winnicott, D.W. (1971). Playing and reality.London: Tavistock Publications.

 

Martı Kitabından Nina Karakterinin İncelenmesi

Anton Çekhov’un Martı Kitabından Nina Karakterinin, Varoluşcu Perspektifinden incelenmesi

 

 

BİR MARTI GİBİ ÖZGÜR, ANLAMLI VE ÖLÜMLÜ

Nina taşra kasabasında çiftlik sahibi olan zengin bir ailenin kızıdır. Nina küçük yaşlardayken annesini kaybeder. Annesi tüm mal varlığını babasına bırakmıştır. Babası eşinin vefatından bir süre sonra tekrar evlenir. Nina yaşadığı olumsuzluklara rağmen yaşama sevincini kaybetmeyen, enerjisini her daim yüksek tutmaya çalışan bir kadındır ve hayaline giden yolda karşılaşacağı engellerden habersizdir. Tek dileği, ünlü bir aktrist olmak olan Nina’nın bu hayali üvey annesi ve babası tarafından desteklenmez. Üvey annesi sadece hayallerine giden yolu engelleyen bir kadın değildi aynı zamanda Nina’yı oldukça kıskanan biriydi.

Nina hayallerine ulaşabilmek için ailesi tarafından yasaklanan Sorin’lerin çiftliğine sık sık gidiyordu. Bir süre sonra aşk yaşayacağı Treplevi’nin yönettiği oyunlarda oyunculuk yapmaya başlayan Nina, aktrist Arkadina’ya ve yazar olan Trigorin’e büyük hayranlık besliyordu. Treplev Nina’ya aşıktır ve bir ilişkileri olur lakin Treplev’in temsil sonrası başarısızlığa uğraması Nina’yı Trigorine yakınlaştırır. Bir süre sonra Nina, Trigorine aşık olur.

Nina babasını kaybettikten sonra babası bütün mal varlığını üvey annesinin üzerine yaptığı için bir anda kendini beş parasız bulur ve asıl hikâye baskı altında kalan hayallerinin önünde engel kalmadığı zaman başlar.

Nina zamanla istediği şöhrete ulaşmak, şehir hayatını deneyimlemek için umutlarının peşinden Moskova’ya gider. Trigorin ile yasak aşk yaşamaya başlar ve bu ilişkinin sonucunda hamile kalır. Bu macerada çocuğu ölür ve iki yılın sonunda Nina taşra kasabasına geri döner. Geri döndüğü memleketinde tekrar Treplev ile karşılaşır…

 

Özgürlük ve Sorumluluk

Sartre’ye göre sorumluluk, yazarlık anlamına gelir. Sorumluluğun farkında olmak kişinin kendi özünü, kaderini, hayat durumunu, duygularını ve hatta acı çekişini yarattığının farkında olmaktır. Nina hayallerini ailesinin baskısı altında büyüten bir kadındır. Bu yüzden özgür olmanın sorumluluğunu, esaret altında hissettiği için bir süre yönetemez. Yapmak istediklerinin sorumluluğunu almaya hazır olduğunu düşünse de bir süre bu eylemlerini gizli tutar.

Nina hayallerine giden yola önce Treplev ile çıkar; Treplev’in ailesi, Nina’nın ailesine göre çok daha geniş ve rahat bir yapıdadır. Yaşadığı kalıpların yarattığı güven ortamından sıyrılıp yeni yolların, yeni kalıpların getireceği ihtimalleri yaşamaya hazır hale gelmesinde Treplev’in yaşantısının bir etkisi olabilir. Nina’nın arzularına, hayallerine giden yola ulaşmasının en kolay yolu Treplev ile bir ilişki yaşaması oluyor. Treplev iyi bir yazardır ve onun oyunlarında oynamak Nina’yı olmak istediği “Gerçek” oyuncu yapabilir. Burada Varoluşçu açıdan baktığımızda Nina’nın Treplev ile bir ilişki yaşayarak kendi kaderi uğruna bir seçim yaptığını görüyoruz.

Bir temsil sırasında Treplev başarısız oluyor ve Nina hayranlık duyduğu başka bir adama yani Trigorine yöneliyor. Burada da görüyoruz ki, Nina bir bakıma kendini yaratmaya, arzuladığı hayatın özgürlüğünü yaşamaya çalışırken Treplev ile olan ilişkisinin sorumluluğunu alamıyor.

Sartre, insanın kendi özünü oluşturmada özgür olduğunu ve onun sorumluluğunu taşıması gerektiğini savunur. Sartre der ki; “Kişi sadece kendi hayatından sorumlu değildir.” Ona göre bunun aksi bir durum kötü niyet ya da insanın kendini aldatmasıdır. Nina’nın hayatında bu durumu Treplev’i ilk başarısızlığında bırakmasıyla görebiliriz. Nina, onu hayaline götürebilecek en büyük etken olduğunu artık düşünmediği Treplev’i bırakarak ona dair taşıdığı sorumluluktan feragat edip kendi hayatının sorumluluğuna odaklanıyor. Böylelikle ilişkinin doğurabileceği sonuçların sorumluluklarından kaçıyor ve kendiyle ilgili ihtimalleri özgürce değerlendirmeye çalışıyor.

Nina’nın yaşamını yönlendirme sorumluluğunu alarak kendine uygun olanı seçmek için hayallerinin peşinden gidebilmek adına oyunculuğa devam etmesi, onu Moskova’ya götürür. Trigorin ile aşk yaşayan Nina hamile kalıp çocuk sahibi olduğunda aradan geçen iki yılın sonunda evladını kaybetmesi onda büyük bir hayal kırıklığı ve hüzün yaratıyor. Bu durumu Nina kadar derininin de hissetmeyen Trigorin eski ilişkilerine döndüğünde, Nina’nın fırlatılmışlık etkisine kapılmasının ardından hayatının anlamlarını tekrar gözden geçirme süreci başlıyor…

 

Anlamsızlık 

 

Neden yaşıyoruz?” 

“Varoluşumuzun ve hayatımızın bir anlamı var mı?” 

“Her şey ölüyorsa hiçbir şey kalıcı ve sonsuz değilse, anlamdan söz etmek mümkün müdür?”

Varoluşçu Terapistlerin çoğu insanların bir anlama sahip olarak dünyaya geldiğini söyler. Victor Frankl, her insanın yaşamının anlamının kendine özgü olduğunu, bununda zor bir arayış sonunda kaçınılmaz acıyı yaşayarak bulunabildiğini belirtmektedir. Bu cümleyi Nina’nın hayatında şu şekilde görebiliriz; hayalleri uğruna büyük bir adım atması ve taşındığı şehirde aslında her şeyin düşündüğü gibi olmadığını görmesiyle onun için dönüm noktası olacak hayal kırıklıklarıyla yüzleşiyor. Tıpkı Yalom’un ifade ettiği gibi insan yaşamındaki anlamı ancak zor bir arayışın sonunda elde edebilir.

Bazı insanlar acılarını ve onların getirebileceği yasları yaşamaktansa hemen ders çıkarmaya çalışırlar ve orada anlama saplanma gerçekleşir. Nina’nın durumunda da hayal kırıklıklarının getirdiği bir anlama saplanma görülür. Tıpkı aşkının nişanesi olarak gördüğü çocuğunu yitirmesiyle aynı zamanda sahip çıktığı aşkının gerçekliğini sorgular. Her insan var olur ve var olduktan sonra kendilerine özgür bir anlam bulmaya çalışır. Nina bu yaşadıklarının sonucunda anlam bulma deneyimine bir açıklık getirir ve taşraya dönmeye karar verir.

Ölüm

 

Varoluşçu bakış açısıyla çalışıldığında felsefi bir tema olarak ölüm büyük öneme sahiptir. Bu çerçevede, ölüm aslında yaşamı düzenleyen şeydir diyebiliriz çünkü her şeyin gerçekleştiği zemin ve insan yaşamının en son noktasıdır. Sartre’ye göre; İnsanın kendisinin farkına varabilmesi için, sınır durumuna, yani ölümle karşı karşıya gelmesi gerekir.

Treplev, Nina’yı ölüm sahnelerini çok iyi oynayabilen ve çok iyi bağırabilen bir aktrist olarak tanımlar. Nina annesini ilk kaybettiğinde gerçek dünyada kendini mutlu ve coşkulu gösteren bir kadındır ve ileri de gerçek hayatta bastırdığı bu duygularını sadece sahnede yansıtabilen bir aktrist olarak karşımıza çıkmaktadır. Yani hikayenin başlangıcında kitapta bir genç kızın annesini kaybetmesine rağmen “coşkulu ve mutlu bir karakter” olarak tanımlanması ve bu konudaki duygularının ele alınmaması dikkat çekiyordu fakat hikayenin ilerisinde görüyoruz ki dikkat çekici olan bir diğer nokta Treplev’in Nina’nın sadece “ölüm” sahnelerini çok iyi oynayabildiğini söylemesi. Bu durum ölüm konusuyla ele alınabilir. Ölüm, Varoluşun anlamlandırılmasında ve otantik bir varoluş ortaya konmasında kilit bir role sahiptir. Ölümle yüzleşip bu gerçeklik ile yaşamayı öğrenebileceğimiz gibi kaçarak hiç yüzleşmemeyi de tercih edebiliriz tıpkı Nina’nın başlangıçta annesinin ölüm gerçekliğinden kaçıp bu durumla gerçek hayatta değil de sahnede yüzleşmeyi tercih seçmesi gibi.

Nina son sahnesinde, yaşadığı tüm hayal kırıklıkları, korkularından sonra (çocuğunun kaybı, aşkın getirdiği sorunlar, sahnede kendine olan güveninin azalması) bulunduğu mevcut durumda kendini nasıl hissettiğini anlatır; “Şimdi gerçek bir aktrisim, zevk duyarak, coşkuyla oynuyorum; kendimden geçiyorum sahnede ve çok güzel olduğumu hissediyorum… Burda olduğum şu günlerde yürüyorum hep, yürüyor ve düşünüyorum… İçimdeki bir gücün gelişip büyüdüğünü hissediyorum gitgide” diyen Nina, burada bir çok duygudan sonra, kendini izole ettiği bir süreçte “kendini onaylamayı, kabulü araştırmaya” başladığı bir sürece girer.

Son olarak Nina “Yazmışız ya da sahnede oynamışız, fark etmez, anlıyorum ki bizim bu işlerde başta gelen şey parıltı, şöhret filan gibi benim hayal ettiklerim değil, sabredebilme yeteneğidir” diye bir cümle kurar. Burada anlamın sonlu olduğunu görebiliriz, Nina’nın anlam bulmak amacıyla gösterdiği çabaların, bir anlamsızlık sonucunda hayatını yeniden inşa etme raddesine geldiğini ve yeni anlamsızlık anlarının yeni anlamlara götürmek üzere olduğunu anlayabiliriz. Rollo May’in de dediği gibi; “İnsanlar geçmişte öğrendikleriyle, geleceği şekillendirebilecekleri için geçmişlerini suçladıkları gibi geleceği suçlamamayı da öğrenirler.”

Ölüm, esasında her gün ufak ufak yaptığımız bir şeydir. Yaşamak ölmektir.  Sonluluk ve geçicilik kabul edilmelidir.

Heidegger.

 

 

Kaynakça

Çehov, A. P. (2010). Martı. (E. Altay, Trad.) Bilge Kültür Sanat.

May, R. (Aralık, 2012). Varoluşun Keşfi. (A. Babacan, Çev.) İstanbul : Okuyan Us .

Solomon, R. C. (Ağustos 2020). Akılcılıktan Varoluşçuluğa Varoluşçular ve 19. Yüzyıldaki Kökleri. (R. Kuldaşlı, Çev.) İstanbul: Türkiye İş Bankası.

Yalom, I. D. (Mart, 2018). Varoluşçu Psikoterapi (Vol. 1). (Z. Babayiğit, Çev.) İstanbul: Pegasus.